Haritanın zanaatkarları

Siyaset, sesi en çok çıkanların nefes tükettiği bir panayır alanı değil; yeryüzü fay hatlarını ve milletin kaderini ince ince şekillendiren ağırbaşlı bir zanaattır. Bu zanaatin hamuru, evvela kişinin kendi elleriyle yoğurduğu şahsi tezgahında sınanır. Kendi örsünde demiri tavına getiremeyen, kendi mesleğinin toprağını hakkıyla sürmeyen bir aklın, devletin omurgasına el uzatmaya yeltenmesi sarsıcı bir yıkım barındırır.

Şahsi tezgahın terazisi, cihanın terazisine hazırlıktır. Kendi dükkanının nizamını kuramayanlar, devletin o vakar yüklü kürsülerine çıktıklarında topluma bir istikamet çizemezler. Çizemedikleri gibi, asıl fırtınanın koptuğu o yüksek doruklarda aniden oksijensiz kalırlar.

Siyaset felsefesinin o serinkanlı zemininde karşımıza çıkan bu derin çatlağın merkezinde irtifa körlüğü yatar.

Kökleri kendi mesleğinin toprağına sağlam basmayan bir zihin, siyasetin o keskin rakımlarına tırmandığında dünyayı okuyamaz hale gelir. Meseleleri yalnızca bastığı sokağın dar köşesinden, mahallenin o ufku kapalı penceresinden süzenler, büyük okyanuslardaki dalgaların kıyılarımıza ne zaman vuracağını asla tayin edemezler. Oysa siyasetin ağırlığı, lokal olanın sığ gürültüsünde boğulmak değil; yeryüzünün tamamını kucaklayan o devasa haritayı tepeden, adeta bir uydunun o sessiz dinginliğiyle okuyabilmektir.

Sokağın tozunda boğulan bir idrak, yeryüzünü tek bir tezgahta dokuyan o geniş ufku asla göremez.

Ufkun ötesinden esen rüzgarlara karşı gözlerini yumanlar için, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın son beyanları o yüksek irtifadan süzülen soğuk bir gerçeklik gibidir. Diplomasinin o sınırları aşan perdesinden seslenen büyükelçi; Türkiye, Suriye ve Irak'ı birbirinden kopuk kara parçaları veya yerel çekişme alanları olarak değil, Ortadoğu'nun kalıcı sükuneti için mutlak bir "stratejik denge noktası" olarak tanımlıyor. O devasa haritaya bakarken; parçalanmış coğrafyayı, aşiretlerin ve sınırların ötesine geçen ağırbaşlı bir nizamın şalına ilmeklemekten bahsediyor.

İrtifa körlüğünün o trajik tezadı işte tam bu eşikte, olguların çıplak diziliminde yüzümüze çarpar: Biri kendi tezgahını yarım bırakıp kürsüden devlet yönettiğini zannederken, bir diğeri üç ülkenin haritasını tek bir masaya sererek kıtanın yeni dengesini tartıyordu.

Devletin vakarı, sokağın gürültüsünü değil, sınır ötesinin sessizliğini tartabilmeyi gerektirir.

Kendi tezgahında o ilk ilmeği dahi nizamıyla atamayan bir aklın, koca bir coğrafyayı muhafaza etmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Küresel iradenin yeryüzünü ağır bir nizamla yeniden birbirine düğümlediği bu eşikte, haritayı mahallesinin dar penceresinden okuyanların o büyük fırtınaya yön vermesi imkansızdır.

Kendi söküğünü dikemeyen, büyük kumaşa iz bırakamaz.