Hayat, Cedel ve Cidâl için verilmedi

Bazen kendi kendime soruyorum.

Neden kendimi bu kadar yorgun hissediyorum?

Bu yorgunluk uzun yolculukların yorgunluğu değil.

Ne uykusuz gecelerin.

Ne de yoğun çalışma temposunun.

Daha derinde bir şey.

İnsanın omuzlarından çok ruhuna çöken, kalbini ağırlaştıran bir yorgunluk.

Hayatın inişleri de var, çıkışları da… İmtihanı da var, nimeti de… Ben hiçbir zaman zorluklardan şikâyet eden biri olmadım. Mücadeleden kaçmayı da düşünmedim. Çünkü biliyorum ki hayat, biraz da gayretin adıdır.

Ama son zamanlarda kendime başka bir soru soruyorum.

Bizi gerçekten yoran hayat mı?

Yoksa hayatı gereğinden fazla zorlaştıran insanlar, alışkanlıklar ve usuller mi?

Neden en tabii meseleleri bile defalarca anlatmak zorunda kalıyoruz?

Neden en anlaşılır konular bile gereksiz yere karmaşık hâle getiriliyor?

Neden sözümüzün yetmediği yerde sesimizi yükseltmeye mecbur bırakılıyoruz?

İşte bu sorular beni iki eski kelimenin üzerinde yeniden düşünmeye sevk etti.

Cedel.

Cidâl.

Cedel, hakikati aramak için yapıldığında kıymetlidir. Fakat hakikati aramaktan çıkıp haklı çıkma hırsına dönüştüğünde insanı tüketmeye başlar. Cidâl ise tartışmanın sertleştiği, nefsin öne geçtiği, gönüllerin incindiği yerdir. Orada artık hakikat değil, benlik konuşur.

Ne yazık ki çağımız, bu iki kelimenin gölgesinde yaşıyor.

Evlerde…

İş yerlerinde…

Kurumlarda…

Siyasette…

Sosyal medyada…

Oysa medeniyet, sesin yükseldiği yerde değil, sözün değer gördüğü yerde başlar.

Bu düşünceler zihnimde dolaşırken, son günlerde peş peşe yaşadığım bir çok hadise beni bütün bunları yeniden düşünmeye sevk etti.

Aslında bunlar birbirinden bağımsız olaylar değildi. Aynı sorunu farklı yönleriyle gösteriyordu.

Son beş yıla dönüp baktığımda, neler yaşadığımı bir Allah biliyor, bir de ben. Beni yoran hayatın yükü ya da karşıma çıkan sıkıntılar olmadı. İnsan, hayatın imtihanına da zorluğuna da sabreder. Asıl yoran; en açık meselelerin bile gereksiz yere karmaşık hâle getirilmesi, insanların anlamak yerine cevap vermek için dinlemesi, çözümü kolay işlerin gereksiz yere çıkmaza sürüklenmesi ve çoğu zaman muhatapların meseleyi anlamaktan çok kendi kanaatini korumaya yönelmesidir.

İnsan her zaman istediği sonucu alamayabilir; buna razı olur. Fakat makul bir açıklama bekler, dinlenmeyi ve anlaşıldığını hissetmeyi ister. Çünkü insanı tüketen çoğu zaman olumsuz cevaplar değil; belirsizlik, tutarsızlık ve çözümü kolay olan meselelerin gereksiz yere çıkmaza sürüklenmesidir.

Son bir haftada bir çok hadise yaşadım bunlardan ilki çocuğumun okul kaydıydı.

Kendi mahallemde, evime en yakın okul…

Çocuğumun kaydı için günlerce uğraştım. Başvurdum, bekledim. Günler sonra bana dönüş yapıldı ve kayıt yapılamayacağı söylendi. Gerekçe olarak okul kontenjanının tamamen dolduğu ifade edildi.

Ben de, "Eğer gerçekten kontenjan doluysa buna söyleyecek bir sözüm yok. Ama bunu açık, şeffaf ve ikna edici bir şekilde anlatmanız gerekir." dedim.

Ne var ki sunulan gerekçeler insanın sabrını zorlayan türdendi. Süreç ilerledikçe de durumun anlatıldığı gibi olmadığını gördüm. Kayıt tamamlandıktan sonra okulun tamamen dolu olmadığı da ortaya çıktı.

O an anladım ki mesele sadece bir okul kaydı değildi. Asıl mesele, anlaşılabilir olanın anlaşılmaz hâle getirilmesiydi. İnsan açık ve makul bir izah bekliyor. Fakat muhatabı meseleyi açıklamaktan çok kendi kanaatini savunmaya yöneldiğinde, konuşma ister istemez çıkmaza giriyor.

Tam da bu tartışmanın ardından bana, "Üslubunuz sertleşti, sesinizi yükselttiniz." denildi.

Belki öyleydi.

Ama insan neden sesini yükseltmek zorunda kalır?

En tabii hakkına ulaşabilmek için…

En açık meseleyi anlatabilmek için…

Defalarca aynı şeyi izah etmek zorunda kaldığı için…

Dinlenmediğini ve anlaşılmadığını hissettiği için…

Ben hiçbir zaman yüksek sesi marifet saymadım. Bir işi çözmek için bağırmayı, nüfuz kullanmayı veya araya insanlar koymayı da doğru bulmadım.

Fakat insan, anlaşılmak yerine sürekli yanlış anlaşıldığını hissettiğinde sesini yükselten öfkesinden önce yorgunluğudur.

Bu öfke değil.

Bu, anlaşılmamanın yorgunluğudur.

Benzer bir duyguyu kısa süre önce sağlık sürecinde de yaşadım.

Bir telefonla kolayca çözülebilecek bir işi, kimseyi araya koymadan yürütmeyi tercih ettim.

Sonunda özel hastaneye gitmek zorunda kaldım ve yaklaşık 90 bin TL ödeme yaptım.

Bunu bir fedakârlık olsun diye anlatmıyorum.

Beni düşündüren başka bir şeydi.

Neden kurallara uyan insanlar, hak ettikleri sonuca ulaşırken daha fazla yoruluyor?

Neden çözümü mümkün olan işler gereksiz yere zorlaştırılıyor?

Biz ayrıcalık istemiyoruz.

İmtiyaz istemiyoruz.

Bir telefonla kapıların açılmasını istemiyoruz.

İstediğimiz şey çok daha sade.

En tabii işlerin gereksiz yere zorlaştırılmadığı…

İnsanların anlaşılabilmek için sesini yükseltmek zorunda kalmadığı…

"Bir tanıdığınız var mı?" sorusunun değil,

"Haklı mısınız?" sorusunun değer gördüğü bir düzen…

İnsanların birbirini anlamaya çalıştığı yerde huzur, birbirine üstün gelmeye çalıştığı yerde ise sadece yorgunluk birikir.

Çünkü medeniyet, insanların en tabii işlerini bile görebilmek için nüfuz aramak zorunda kalmadığı yerde başlar.

Hayat, cedel ve cidâl için verilmedi.

Yazımın sonunda bir hususu da ifade etmek isterim.

Çocuğumun okul kaydı tamamlandı. Sürecin çözüme kavuşmasına katkı sunan okul müdürüne teşekkür ediyorum.

Bu yazının amacı herhangi bir kişiyi ya da kurumu hedef göstermek değildir. Dikkat çekmek istediğim husus şudur:

Hiç kimse en tabii işini görebilmek için nüfuz kullanmak veya sesini yükseltmek zorunda kalmamalıdır.