Bir gün bir ülkenin kralı; Hayatı, en az cümle ile ve en çabuk şekilde özetleyecek kişiye ödül vereceğini ilan eder. Bir çok kişi krala hayata dair bilgiler verir ve insan hayatının en önemli zaman dilimlerini anlatır. Kral bu anlatılanların hepsini dinler ve sıkılır. Hayır, istediğim bu değil daha kısa bir anlatım istiyorum der. O vakitler ülkenin küçük köylerinden birinde yaşayan bilge bir ihtiyar, kralın karşısına çıkar ve hayatın ne olduğuna dair en kısa anlatımı yapar. Kral bu anlatımı çok beğenir ve hayran kalır. Şöyle söyler," en kısa tanımıyla hayat; insan doğar, yaşar ve ölür." der ve bitirir. Bir cümlelik bir tanımlama ile hayatın ne olduğu tanımlanmış olur.
Bilge kişi aslında hayatın tanımının bu kadar basit ve yalın olduğunu düşünmemektedir. Çünkü yaşamı ölüm, ölümü yaşam, doğumu ölüm, ölümü doğum olarak da anlatmak mümkündür. Fakat yaptığı tanım ile hayatın içini istediğin kadar doldurabilirsin ve de genişletebilirsin de demek istemiştir. İnsanlar yaşarlar ve hayatı farklı bir pencereden bakmak için kendilerini yetiştirirler. Hayatı genişletebildikleri kadar genişletebilirler. Hayat, sadece süre zaman ve birkaç basit olaydan ibaret değildir. Hayat farklı pencerelerden bakıldığı zaman, farklı dünyalara, bambaşka bakış açılarına kapı aralar.
Yaşamak ve ölmek arasında kavramsal olarak çok büyük farklar ve mesafeler vardır. Fakat aynı zamanda bu iki kavram birbirine çok yakın ve iç içedir. Çünkü yaşamak ve ölmek arsında derin ve anlamlı bir bağ vardır. Mesela depresyonda olan bir insan, bedenini sürükleyen bir ölü gibidir. Zorla yaşamaktadır. Bakıldığı zaman hayattadır, yaşıyordur, fakat yaşamaktan hiç lezzet almıyordur.
İlginç bir vakam olmuştu. Uzun zamandır depresyonda olan bir danışanım depresyondan çıktığında, ilk olarak "uzun zamandır ilk defa nefes aldığımı hissettim" demişti. İnsan nefes aldığı halde bunu hissedemiyor ise, ölmüştür zaten. Depresyonda olan kişiler benzer bir ruh hali içindedir. Peki ya yaşamak nasıldır? Sürekli hayatı yaşamak istemek, enerjik olmak ve sürekli eğlenceyi, sonsuz hazzı ve mutluluğu istemek te bir nevi ölüm değil midir? Ölümdür elbet, işte bu nedenle ölümle, yaşam bir birine bu kadar yakındır. Çünkü sürekli hazzı istemek, sonsuz mutluluğa kavuşma arzusu insanlıkla bağdaşmayan bir yaşam şeklidir. Sürekli yaşayan bir ölü gibi olmak ve hayatı sürekli yanında sürükler gibi yaşamakta doğru değildir. İhtiyar bilgenin dediği gibi insan doğmalı, yaşamalı ve ölmelidir. Bunların hepsini hayatının içine yerli yerince yerleştirebilenler, her zaman yeniden doğmayı başarabilenlerdir.
İnsan zaman zaman ölmeli, zaman zaman yaşamalı ve her zaman yeniden ve yeniden doğmalıdır. Dünyaya her geldiğinde biraz ağlamalı ve sonrasında gülmeyi de öğrenmelidir. Her şeye rağmen olumsuzluklara ağlamalıdır, sonra da gülebilmeli ve öfkelenebilmelidir. Zaman zaman bir şeylerden de korkmalıdır. Hayatı tam anlamı ile mutlu olmak için yaşamak diye bir amaç olmamalıdır. Çünkü hayatta acılar, umutsuzluklar, ayrılıklar, ölümler, hastalıklar olduğu kadar umutlar, saadetler, birleşmeler, iyileşmeler ve doğumlar da vardır. Hayatta bir sürü engeller vardır, bu engelleri aşıp, yoluna devam edenler yaşamla, ölüm arasında güzel bir denge kurmuş kişilerdir. Bu denge olduğu zaman ölümle, yaşam iç içe geçmiş olur ve o zaman ne ölümler acıtır ruhumuzu, ne de yaşamın sonsuz hazzı.