Hayretin Merkezi

Meğer Ben Dünya'nın Merkezini Değil, Hayretin Merkezini Arıyormuşum

Çocuktum.

Daha önce anlatmıştım ama bazı tekrarlar güzeldir.

Beş-altı yaşlarındaydım. Oruç tutmaya dedem teşvik ederdi. Ben de çocuk hâlimle niyetlenir, gün ilerledikçe açlığa dayanamaz, mızmızlanırdım. Ama dedemin kendine has usulleri vardı. Bazen bir elma şekeri, bazen kırık leblebi, bazen de kestane vaadi sabrımıza adeta roket takardı.

Yine bir gün acıkmış, söylenmeye başlamıştım.

Dedem hiç kızmazdı.

O yıllarda Erzurum'da "Tarakçı Zakir" denildi mi hemen herkes kimi kastettiğinizi bilirdi. İşte o dedem, gülümseyerek evin bir köşesindeki keçi postunu gösterdi.

"Bak oğlum," dedi, "şu postun kıllarını say. Sayabilirsen sana yirmi beş kuruş vereceğim."

Yirmi beş kuruş...

O günün çocuğu için azımsanacak bir para değildi.

Ben de büyük bir ciddiyetle postun başına oturdum.

Bir... iki... üç...

Bir süre sonra bildiğim rakamlar tükendi. Aynı sayıları tekrar ediyor, nerede kaldığımı unutuyor, yeniden başlıyordum. Keçi postunun kıllarını hiçbir zaman sayamıyordum. Ama vakit geçiyor, ezan okunuyor, iftar oluyordu.

Dedem de sözünde duruyor, cebinden yirmi beş kuruşu çıkarıp yine de veriyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki dedem bana yalnızca yirmi beş kuruş vermemişti.

Farkında olmadan, ömür boyu taşıyacağım bir merakı da hediye etmişti.

Çünkü bazen insanın en büyük kazancı, ulaştığı cevaplar değil; peşine düştüğü sorulardır.

Yıllar geçti.

Çocukluk merakım hiç kaybolmadı.

Ortaokul sıralarında fen kitaplarına ve bilim dergilerine büyük ilgi duymaya başlamıştım. İşte o yıllarda zihnimi meşgul eden bir soru vardı:

"Eğer Dünya'nın bir ucundan öbür ucuna dümdüz bir tünel açılsa ve o tünele bir taş bırakılsa ne olurdu? Taş karşı taraftan çıkar mıydı, yoksa yerçekimi onu Dünya'nın tam merkezinde mi tutardı?"

O günkü bilgilerimle hep ikinci ihtimali düşünürdüm.

"Herhâlde ortada kalır." derdim.

Hayat, insanı çocukluk sorularından uzaklaştırıyor zannediyorsunuz. Oysa bazı sorular büyüyor; insanın peşini hiç bırakmıyor.

Bir gün İşârâtü'l-İ'câz'ı okurken Bediüzzaman Hazretleri'nin arzın merkeziyle ilgili satırları karşıma çıktı. Arzın bağrındaki o dehşetli hararetin, cehennemin varlığına işaret eden bir emare olarak değerlendirilmesi, çocukluğumdan beri zihnimde dolaşan sorulara bambaşka bir pencere açtı. Ortaokul yıllarımdaki o merak yeniden uyandı.

Bu defa merakım beni fen ilmine götürdü.

Öğrendim ki Dünya'nın çapı yaklaşık on iki bin yedi yüz kırk iki kilometreymiş.

Doğrusu şaşırdım.

Daha büyük zannediyordum.

Hayalim, İzmir'den Dünya'nın tam karşı tarafına uzanan bir tünel açtı.

Bir taş bıraktım.

Yerçekimi onu merkeze doğru çekiyor, merkezden sonra da karşı tarafa doğru yükseltiyordu. İdeal şartlarda gidip geliyor; gerçek hayatta ise sürtünme ve enerji kaybı sebebiyle sonunda yine merkeze yerleşiyordu.

Birden fark ettim ki çocukluğumdan beri beni meşgul eden mesele taş değilmiş.

Hayretmiş.

Meğer ben Dünya'nın merkezini değil, hayretin merkezini arıyormuşum.

Yerin derinliklerini düşünürken merkezdeki muazzam harareti hayal ediyordum. Sonra gözüm Güneş'e çevriliyordu. Meğer o dev ateş topu, Dünya'nın bağrındaki ateşten kat kat daha dehşetliymiş. Oradan ise insanın zihni, ister istemez, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemin dehşetine uzanıyordu.

İnsan, kâinattaki bu kudret tecellilerini düşündükçe hayretinin sınırlarının olmadığını anlıyor. Yeryüzündeki en büyük yangınlar bile bu azamet karşısında sönük kalıyor. Bir atom bombasının açığa çıkardığı korkunç enerji dahi insana yalnızca aczini hatırlatıyor.

Gerçekten aciz bir varlığız.

Bir keçi postunun kıllarını sayamıyor...

Sonra gökyüzündeki yıldızları saymaya kalkıyoruz.

Dünya'nın merkezini merak ediyoruz.

Ardından galaksileri...

Ne garip değil mi?

Aklımızın kuşatamayacağı büyüklükteki hakikatlerin peşine düşüyoruz.

Fakat belki de insanı insan yapan tam da budur.

Sayamayacağını bile bile saymaya başlaması...

Kuşatamayacağını bile bile anlamaya çalışması...

İşte ilim de böyle başlıyor.

Tefekkür de...

Marifet de...

Ne gariptir ki bedenimiz birkaç kilometre yürümekten yoruluyor; ama hayalimiz bir anda Dünya'nın merkezine iniyor, sonra yıldızlara ulaşıyor. Galaksileri dolaşıyor; milyarlarca kilometreyi tek bir tefekkürde aşıyor.

Sonra...

Dönüp bir zerrede duruyor.

Çünkü anlıyor ki yıldızı yaratan Kudret ile zerreyi yaratan Kudret aynıdır.

İşte o anda akıl susuyor.

Kalp, "Allah..." diyor.

Dil ise o hayranlığın tercümanı oluyor:

"Sübhânallah..."

Ben nedense yıldızlardan çok zerreyi severim.

Çünkü yıldız uzaktadır.

Zerre ise elimin üzerindedir.

Soluduğum havadadır.

Kalbimin atışındadır.

Gözümün gördüğü her şeydedir.

Bir zerre, bazen bana bir galaksiden daha yüksek sesle Allah'ı anlatır.

Belki de insanın büyüklüğü, her şeyi bilmesinde değil; hayret etmeyi hiç bırakmamasındadır.

Bazı hakikatleri öğrendiğimde yerimde duramam.

Kalkar, odanın içinde birkaç tur atarım.

Şükrederim.

Çünkü anlamak da nimettir.

Hayret etmek de...

Ele avuca sığmayan hayal, tefekkürün kanatlarıyla Dünya'nın bir ucundan girip öbür tarafından çıkar. Yıldızlara kadar yükselir. Sonra geri döner; bütün hayranlığıyla "Allah!" der. Dil de o sonsuz kudret karşısında "Sübhânallah!" diye tercüman olur.

Bugün anlıyorum ki dedem bana yalnızca oruç tutmayı değil, hayret etmeyi de öğretmiş.

Rabbim, bize kâinatı sıradanlaştıran gözler değil; her gün yeniden hayret eden kalpler nasip etsin.

Çünkü hayret, aczimizin ve zaafımızın en zengin sermayesidir.