Heidegger, Ebu Talip ve viran olasın Rotterdam!

0

Bugünlerde siyasi gerilim yaşadığımız Almanya'nın büyük filozoflarından Heidegger, 'sahici bir felsefe dersinde önemli olan doğrudan söylenen değil, anlatılanın içinde sessiz bırakılandır' der. Söylemin ana dinamiğini dile gelmeyenin, dipte kalanın, satır aralarında gizlenenin oluşturduğunu referandum teması üzerinden Batı ile yaşadığımız bu son çatışmada da görüyoruz. Güncel gerekçeler üzerinden bir takım dayanaklar oluşturulsa da çatışma ve gerilim, herkesin bildiği ama dile getirmediği, daha büyük ve daha köklü dayanaklara yaslanmaktadır. Karikatürleştirilmek, mahallenin delisine indirgenmek ve toplumun marjininde gösterilmek istenen ırkçı-islamofobik yapılar-aktörler bu dile gelmeyeni-satır arasında asılı kalanı açık etmede hayli girişken davranıyorlar. Sevimsizlikleri de biraz bu bilineni faş eden niteliklerinden geliyor olsa gerek.

Haklılığımıza-haksızlıklarına ilişkin şüphesiz dile gelecek çok şey var. Lakin karşı tarafı kötülemek için birbirimizi iknaya dönük çabalar kadar kendi ahvalimize dönük sorgulamalar ve muhtemelen tarihsel serencamı yüzyıllara yayılacak bir ilişkinin karakterini oluşturmada ne yapmamızı-ne halde olmamızı açığa çıkartacak çabalar da gerekli.

Öncelikle yaşanan gerilimi harlandıracak ve faal bir şekilde geleceğe taşıyacak zengin ve yüklü bir geçmişin ve diri bir şuuraltının önümüzde olduğu açık. Ekonomi-siyaset-diplomasi vs. üzerinden kontrollü bir ilişkide tutulmak istense de güvensizliğin, karşıtlığın hatta düşmanlığın taşındığı ortadadır. Zira "gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!". Özellikle krizlerin derinleştiği süreçte şuuraltının tüm benliği kapladığını, ona yol ve istikamet çizdiğini görüyoruz. İnsan salt rasyonel bir yaratık olmadığı gibi toplumlar da değiller. Hele hele ince stratejilerle kendilerini bu işlerden beri gören modern toplumların koyunlarında nasıl bir irrasyonellik taşıdığını kurcalamaya gerek yok. Weber'den Bauman'a uzanan çizgi bunun analizleriyle dolup taşıyor.

Evet, tarihsel karşıtlığın, son derece canlı ve yüklü hafızanın faal olduğunu görmezden gelemeyiz. 700'lü yıllarda Endülüs Emevileri ile başlayan, Osmanlı ile zirve yapan ve bugün doğrudan Batı'nın içindeki Müslüman nüfusla devam eden ilişki hem ekonomik-kültürel ve siyasi sömürgecilerin bu yüklü hafızasını kurcalamakta hem de Batı'nın derinleşen iç krizinde biriken enerjinin boşalacağı-yöneleceği mecrayı kolaylaştırıyor. Daha 60'larda General de Gaulle Fransa'nın Müslümanların tahakkümüne gireceğine ilişkin endişelerini dile getiriyordu. Tabi bu endişe bugün tüm Avrupa'da göçmen karşıtlığı şeklinde çıkan ve Hitler'in "sterilleştirme" hatta daha gerilerde Endülüs'ün "Reconquista" ile "süpürülmesi" siyasetinde kökleri bulunan etkin ve egemen kodun dışavurumudur şüphesiz.

Dolayısıyla bugün devam eden gerilimin kontrollü olması yanında tarihsel bir arka plana göndermede bulunduğu aşikardır. Bu hikayenin ve dolayısıyla da ilişkinin ne tür bir formata evrileceği önümüzdeki dönemin önemli başlıklarından olacak. Özellikle zamanın-mekanın sıkıştığı ve sermayenin seyyar nüfusların da sınırlara yüklendikleri bir süreçte ilişkinin niteliği hayli önem kazanıyor.

Bu nedenle de mevcut ilişki biçimine bakmakta fayda var. Birincisi klasik oryantalist-eurosantrik bakış. Doğuyu 'kurucu dış' olarak gören, ötekine bırakın entegrasyonu kaba saba bir asimilasyonu dayatan, hiyerarşik ve tekbiçimci ilişki. Avrupa'yı korunaklı ve steril bir kimlikle-inançla özdeşleştiren, AB Konseyi Dış İşleri ve Siyasi Askeri İşler Genel Direktörlüğü yapmış Sir Robert Francis'in "kendi aramızda kanuna uyarız, fakat cangılda iş görürken orman kanunlarını da kullanmalıyız" sözünde açığa çıkan çifte standartlılıkta insani-ahlaki bir bir yanlışlık görmeyen anlayış.

Diğer taraftan hem Batı içinde hem batılılaşma hikayesinde bitap düşmüş, gönlünü kaptırmış ve açılmış yaraları kapanmak bilmeyen "garpzedeler"in trajik durumu var. Konum olmayan bir konumdaki madunlar gibi halleri. Ontolojik mevcudiyetleri ile epistemik konumlanışları kopmuş dolayısıyla bünyelerinde bir çatlağı, yarılmayı taşıyan "yaralı bilinç" müntesipleri. İster siyasi ister ekonomik ister kültürel olsun en iddialı önermeleri ve iddiaları dönüp dolaşıp "özyıkıma" varmakta antiemperyalizm-tam bağımsızlık retoriğine bulanmış dört başı mamur bir mandacılığa çıkmaktadır. Varlıkları hem kendileri hem de bağrından çıktıkları toplumlar için büyük bir trajedidir. Bunlar doğudaki babanın batıda kaybolan oğullarına dair hüzünlü hikayenin kahramanıdırlar.

Diğer taraftan reaksiyonları ile varlığını deneyimleme, ötekine hissettirme telaşında olan, kendisine ve köklerine uzak kalmış, kör ve kötürüm koşullarda varlığına muhafaza edip bugünlerde yeniden tarihse sokmanın endişesini, telaşını ve teşebbüsünü taşıyan kesimlerin çetrefilli karmaşası ile karşı karşıyayız.

Şair Kipling'in "Doğu Doğu'dur, Batı Batı'dır ve bunların buluşması asla mümkün değildir" yargısı beslenmeyecekse önümüzde tüm donanımlarıyla bizi ve aidiyetlerimizi taşıyabilecek bir konumlanışı zorunlu kılıyor. Duygusal abanmalara eşlik edecek onları makulleştirecek icraatlara ve atılımlara muhtacız. Hollanda'da Hollanda adına bize çektirilen hikayede rol Fas kökenli "Ebu Talib"e verildi, doğulu babanın batıya kaptırılan oğluna. Baltanın sapı ağaçtan oluyor ya… Kayıp kuşaklarımızın hangi diyarlarda, doğulu bir babanın torunları olarak ne halde olduklarını söylemeye gerek var mı?

O yüzden Batıya yönelik reaksiyonu anlamlı ve geçerli kılacak bir donanımın olması zarureti var. Zira ötekinin yanlışlarını biteviye sıralıyor olmamız ne doğruluğumuz teyit ediyor ne de onları geri püskürttüğümüz ima ediyor. Spengler "Batının Çöküşü"nü yüzyıl önce tartışıyordu. Onların çöküşü bizim gelişimizi-gelişimimizi ima ediyor olabilir mi? Başkasının sefaletinden bize saadet çıkabilir mi? Güç şayet kendine bir coğrafya ve kimlik arayışındaysa buna talip olmanın dışında bunun koşullarını sağlamak ve buna uygun bir performans göstermek gerekiyor. Yazıyı Heidegger ile açmıştım, onunla bitireyim. Meşhur kitabı "Varlık ve Zaman" mucizevi hapa indirgendiğinde şu uyarıyı yapmıştı: "Varlık ve Zaman" denenebilecek ve denenmesi gereken yeni bir ilacın adı değil; bir görevin, bir işin adı". Yani bir başlangıcın, bir sorumluluğun…