İnsanlık ailesinin bütün fertleri, insan olma noktasında ‘eşit’ oldukları gibi, Müslüman toplumun bütün bireyleri de kendi aralarında ‘eşit’ ve kardeştirler. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: “Bütün müminler kardeştir; öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na karşı gelmekten sakının ki, O’nun rahmetine erişesiniz.” (Hucurat 10)
Bu âyet-i kerimeye göre; aynı inanç ve değerler manzumesini paylaşan müminler kardeştirler ve bu temele dayanan hak ve özgürlüklerden yararlanma noktasında ‘eşit’ konuma sahiptirler. Dolayısıyla İslâm; hiçbir kimseye, hiçbir millete ve hiçbir ırka herhangi bir ayrıcalık tanımamıştır. Kanun önünde de, fırsat eşitliğinde de, hak ve özgürlükleri kullanma oktasında da bu böyledir.
İslâm dinindeki bu ‘eşit’lik ilkesi; insanların - kullara değil - yalnızca Allahü Teâlâ’ya kul olmakla özgürleşebilecekleri anlamına da gelir.
Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve bu kardeşlik esasına dayanan ‘eşit’lik anlayışı, hadis-i şeriflerde de vurgulanmıştır. Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem Vedâ haccındaki hutbe-i şerifinde; her türlü üstünlük vesilesini yok sayarak bütün insanların ‘eşit’ olduğunu şu şekilde ilan buyurmuştur: “Ey insanlar biliniz ki; Rabbiniz birdir, babanız birdir, hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arab’a, kızıl tenlinin beyaz tenliye, beyaz tenlinin kızıl tenliye takvâ dışında hiçbir üstünlüğü yoktur!” (İ. Ahmed, Müsned)
İslâm dini âlemşümul ve evrenseldir ve bütün insanlığa seslenir. Bu hakikat, hem âyet-i kerime hem de hadis-i şeriflerdeki “ey insanlar” şeklindeki hitapta açıkça görülmektedir. Bu çağrıda belirli bir insan topluluğuna değil, bu mesajları önemseyip kulak veren bütün insanlara seslenilmektedir. Buna göre, bütün insanlar Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ’dan gelmeleri itibariyle aralarında hiçbir fark gözetilmeksizin ‘eşit’tirler ve ‘eşit’ haklara sahiptirler. Bir ailede aynı anne ve babadan doğan çocuklar arasında nasıl ki bir üstünlük düşünülemiyorsa, insanlar arasında da düşünülemez.
Ancak ‘eşit’liğin genel bir ilke olarak benimsenmiş olması, onun hayata geçirilmesini kendi başına garanti edemez. Çünkü Müslüman da insandır ve çiğ süt emmiştir. Dolaysıyla şeytan ve nefs-i emareye mağlup olup kendi çıkarlarını, ötekilerin aleyhine olacak şekilde teminat altına almak için, ‘eşit’lik ilkesini göz ardı edebilir.
Bundan dolayı yüce dinimiz İslâm, ‘eşit’liği adalet ilkesi eşliğinde değerler dünyasının erdemleri arasına yerleştirmiş ve ahlâk eğitiminin yöneldiği bir ideal haline getirmiştir. Adalet ilkesiyle oluşturduğu anlam bütünlüğünden dolayı ‘eşitlik’, yüksek bir ahlâkî değer olmanın yanı sıra hukuk ilkeleriyle de uyumlu hale getirilmiştir.
Ahlâkî boyutu ile hayatımızda önemli bir yere sahip olan ‘eşitlik’ ilkesinin hukuk alanındaki yansımaları ayrıca önem arz etmektedir. Zira ‘eşit’liğe en çok ihtiyaç duyulan alan hukuktur. Hukuk alanında herhangi bir kişi veya zümreye; gücü, itibarı, malı, şöhreti ve benzeri sebeplerle uygulanan ayrıcalık, toplumsal barış ve huzuru derinden sarsar.
‘Eşitlik’, sadece belirli konularda değil, hayatın her alanında riayet edilmesi gereken önemli değerlerden biridir. Zira insanların ‘eşit’ haklara sahip olması gerektiği ilkesinin hem hukukî hem de ahlâkî yönü vardır. ‘Eşitlik’ duygusu, ahlâkî bir erdem olması yönüyle, öncelikle insanların vicdanında yer etmelidir. Buna göre her insan, diğer bütün insanları kendisiyle aynı değerde kabul etmelidir.
Cinsiyetleri, ırkları, milliyetleri, bedenî ve zihnî kabiliyetleri ne kadar farklı olursa olsun, bütün insanlar, özleri itibariyle bir ve ‘eşit’tirler. Aynı anne ve babadan gelen insanların farklı kimliklerde ve farklı özelliklere sahip olarak yaratılmış olmalarının, tanışıp kaynaşmalarını sağlamak gibi çeşitli hikmetleri vardır.
İnsanların kendi iradeleri dışında sahip oldukları hiçbir özellik, onları diğerlerinden daha üstün ve daha kıymetli kılamaz. Çünkü Allahü Teâlâ katında insanları değerli kılan tek bir ölçü vardır. O da kişinin; Allah korkusu sebebiyle günahlardan yani; dinen haram olan şeyleri yapmaktan kendini koruması ve böyle şeylerden uzak durması anlamına gelen “takva”dır, vesselam…