Her merhaba bir elveda ile son bulur. Bu hep böyle idi ve böyle olacaktır. Her tanıştığın kişi ve her tanıştığın şey geçicidir. Aynada tanıştığın yüzün, taradığın saçların dahil. Bir gün gelecek karşında bulamayacaksın aynı yüzü şeklini, aynı yüz ifadesini ve aynı saç şeklini.
Hayatımıza giren her varlığın bir ayrılığa gebe olduğunu biliriz. Çok yalın bir geçektir bu. Ama yine bilmek istemeyiz. Bilmiyormuş gibi bakar öyle yaşarız.
Her şeyi sonsuzmuş gibi yaşarız. Bütün dostlukları sonsuz süreli ve sonsuz kredili ilişkilermiş gibi kullanırız. Her şey kalıcı her şey durağan ve her şey orada öyle bizi bekliyor sanırız.
Unuturuz, kendimiz dahil, ne ki sonradan olmuşsa geçici olduğunu. Unuturuz dünün geçmiş olduğunu geleceğin garanti olmadığını. Unuturuz elimizdekinin yegane kesinlik olduğunu.
İnsanın en acınası tarafıdır bu gaflet hali. Bu uyku ve dalgınlık hali. Verilmiş olanı göremeyecek kadar kördür, nankördür insanoğlu. Verilmiş olan zamanın, mekanın, imkanın sınırlı olduğunu anlamayacak kadar. Güneşin onca aydınlığında kendini zulme ve karanlığa boğacak kadar nankördür insan.
Uzun emeller taşırız hayata dair, bin yıl yaşayacakmışız gibi. Uzak hayaller kurarız hiç ölmeyecekmiş gibi. Daha dün gibiydi dünyaya merhaba deyişimiz. İlk nefesimizle yanan ciğerimiz, attığımız çığlık. Geri verdik aldığımız nefesi. Geri vereceğiz bütün aldıklarımızı. Geri çağırılacağız geldiğimiz yerden. Yine kaldırılacağız düştüğümüz yerden. Yine düşeceğiz çıktığımız, tırmandığımız yerden.
Evet, her merhaba bir elveda ile son bulur. Her milletin bir eceli olur. Her insanın bir kaderi, her malın bir ederi vardır. Her varlığın bir başı bir de sonu vardır.
Evet, bunu anlasak, bir anlasak, her cismin, her ismin, her varlığın bir ömrü olduğunu bilsek, her başlayanın bir sonu olacağını bilsek hiçbir sona şaşırmayız. Sürprizlere, dönüşlere, inişlere, çıkışlara, bitişlere, gidişlere… hazır oluruz.
Kaygılarımız ve korkularımız kişilere ve eşyalara yüklediğimiz anlamların yıkılmasını görmek istemeyişimizdendir. Etrafımızdaki her şeye anlamlar yükleriz. Onları inşa ederiz. Ve bu inşa-atları öylesine büyütürüz ki onsuz yapamayacağımızı düşünürüz. Kurduğumuz bu inşanın yokluğunu düşünmek kaygılandırır bizi. Çünkü etrafımıza kurduğumuz kozanın dışında hayat olmayacağına inandırmışız kendimizi. Çünkü her şeyi, etrafımızdaki her şeyi inşa ettik. Ama bir tek kendimizi inşa edemedik.
Ayakta duracak kadar büyümek istemedik. Etrafımızdaki her şey yerinde kalması gerekirken onların bizi kuşatmasına, yönetmesine ve kullanmasına fırsat verdik, destek verdik. Kurduğumuz hayal dünyamızın yıkılmasından korktuk.
Bizi çevreleyen varlıkların üstümüze üstümüze gelmesini biz hazırladık. Çünkü onları büyüttük kendimizi küçülttük. Onları yücelttik kendimizi alçalttık. Ehsan-i takvimken esefele safiline razı olduk.
Biz istedik bunu. Biz kurduk ve daralttık dünyayı. Dar ilişkilerden kendimize duvar ördük. Yalnızlığımızı kendimiz inşa ettik etrafımıza ördüğümüz bu duvarlarla.
Kaygılarımızı kendimiz inşa ettik kendi elimizle. Geçici kişileri, varlıkları, nesneleri yücelterek onlara kalıcı anlamlar yükledik. Unuttuk her merhabanın bir elveda ile son bulacağı hakikatini.
Unuttuk her gecenin sabahı olduğunu. Unuttuk her doğan güneşin batacağını. Unuttuk her nefsin ölümlü olduğunu. Unuttuk her gelenin gideceğini, her doğanın öleceğini. Unuttuk. Zaten "insan," "nisyan" demekti. "Nisyan" unutmak demekti. "Hafıza-yı insan nisyan ile yapılmıştır."