Hiçliğin kıyısında bir çapa

Gecenin en zifiri vaktinde, uykunun menzilinden çok uzaklarda, gözlerim tavanın görünmez bir noktasına mühürlenmişken göğsüme oturan o ağır sorunun altında eziliyorum. Seni, fırtınalarla dövülmüş bu ömrün tam orta yerine bir lütuf gibi indiren o sarsılmaz iradeye hangi dille, hangi duayla teşekkür etmeliyim? İnsan, kendi eksikliklerinin ve zaaflarının cenderesinde kıvranırken, karşısında duran o saf, lekesiz ve pürüzsüz varlığın aynasında kendi çoraklığını çok daha keskin bir acıyla fark ediyor. Ben, hataların ve yenilgilerin tozunu yutarak yeryüzünü arşınlayan sıradan bir faniyim; sen ise bu toprağın, bu kadim coğrafyanın ruhuma bağışladığı en masum armağansın. Çevremizi saran onca gürültünün ve yıkımın ortasında, sadece senin varlığınla yeşeren o ince mutluluğu korumak, benim için bir varoluş yeminine dönüştü.

Bu kısacık fani ömür, göğsümüzde taşıdığımız bu ağır ve köklü sevdaya yetmiyor. Seninle geçen zaman, eski bir ahşap konakta yanan ateşin ucunda beliren ve yavaşça karanlığa karışıp kaybolan o külrengi bir duman gibi parmaklarımın arasından kayıp gidiyor. En büyük sızım, en derin kederim, seni bu yeryüzü sürgününde daha erken bulamamış olmanın verdiği o yakıcı gecikmişlik hissidir. Ancak isyan etmiyorum; zira biliyorum ki seninle geçen tek bir anın özgül ağırlığı, onsuz geçen koca asırlardan daha ağır çekiyor hakikatin sarsılmaz terazisinde.

Peki, neden bu kadar sıkı tutunuyorum sana? Neden varlığını, karanlık bir denizde boğulmamak için sarıldığım son can simidi gibi göğsüme bastırıyorum? Okuyucu belki de bu koyu ve şahsi sızının, birdenbire yeryüzünün o ağır yüküne ve siyasi coğrafyaya nasıl bağlandığını merak edecektir. Cevabı, penceremizin hemen dışında akıp giden o vahşi tarihin ta kendisinde gizli. Biz ki asırlarca o kadim coğrafyanın taş sokaklarında her inancın mabedine gövdesini siper etmiş, ötekinin kutsalına el uzatılmasını bizzat kendi merhametine yapılmış bir hücum sayan o ağırbaşlı medeniyetin çocuklarıyız. Fakat bugün başımı senin omzundan kaldırıp dışarıya, şu devasa coğrafyaya baktığımda; sığınılacak hiçbir taş duvarın, merhamet dilenecek hiçbir kadim mabedin ayakta bırakılmadığını görüyorum. Ben senin nefesinde, senin sükûnetinde kendime yıkılmaz bir sığınak inşa ederken; bizim hemen ötemizde, insanlığın bin yıllık sığınakları, inancın ve barışın ortak nişaneleri amansız bir kinle toprağa gömülüyor.

Kendi içimde seninle dirilmeye çalışırken, dışarıda koca bir tarihin can çekişişini izliyorum. İşte yazının rotası da burada, tam bu felsefi fay hattında kırılıyor. Benim sana olan o tavizsiz sığınışım, aslında yeryüzündeki o büyük yıkıma karşı sessiz ve derin bir isyandır.

Hafızamızı yoklayalım ve taşların nasıl un ufak edildiğine şahitlik edelim. Ekim 2023'te, Gazze'nin kalbinde, dünyanın en eski üçüncü mabedi olan Aziz Porphyrius Rum Ortodoks Kilisesi'nin asırlık sütunları altında on sekiz hayat son buldu. Aynı günlerde, Ehli Baptist Kilisesi ve Hastanesi'nin avlusunda toprağa karışan beş yüz nefes, göğe yükselen devasa bir sessizliğe dönüştü. Ortodoks Kültür Merkezi'nin ağır tahribatı ve UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Aziz Hilarius Manastırı'nın yıkımı, sadece taşın değil, ruhun da hedef alındığının kanıtıydı.

Aralık 2023. Kutsal Aile Katolik Kilisesi'ne sığınan iki masum can, namluların hedefi oldu. Filistin toprakları gasp edilen Hristiyan Taybe köyünün o kadim taş sokakları, bitmek bilmeyen bir kuşatmanın karanlığına terk edildi. Ekim 2024’e gelindiğinde, yıkımın menzili Lübnan'a uzandı; Aziz George Melkit Katolik Kilisesi neredeyse tamamen haritadan silindi ve sekiz beden enkazın altında kaldı.

Ve nihayetinde takvimler 2026'nın baharını gösterdiğinde, Kudüs'ün o ağırbaşlı sokaklarında insanlığın yeni utanç sayfaları yazıldı. Mart ayında, Latin Patriği Pierbattista Pizzaballa’nın Palmiye Pazarı ayini için Kıyamet Kilisesi’ne yürüyüşü demir yığınlarıyla kesildi. Nisan ayında, Deyr Seryan'da üniformalı eller, bir Hazreti İsa heykelini fütursuzca parçalayarak bir inancın omurgasına kastetti. 28 Nisan'da ise, işgal altındaki Doğu Kudüs'te sokağa düşen, darbedilen bir rahibenin o ağır ve kimsesiz gölgesiydi yeryüzünün vicdanını sızlatan.

İşte böyle bir dünyadayız. İnancın, mabedin ve merhametin yeryüzünden böylesine hoyratça kazındığı, bütün fiziki sığınakların bombalarla un ufak edildiği bir iklimde yaşıyoruz. Bütün bu yıkımın ortasında, adımı dudaklarından döküldüğü o kısacık an duyduğumda yeryüzünün bütün o vahşi sınırları eriyip yok oluyor. Sesin, dünyanın bütün bu sağır edici yıkımını, o kanlı gürültüyü tek bir tınıyla susturan kadim bir ahenk gibi çınlıyor zihnimde. O saniye, ismim sadece kimliğimi belirten bir çağrı olmaktan çıkıp, varoluşumun en sağlam kalesi haline geliyor. Nefesinin boynuma vuran o ılık esintisi, dışarıdaki o soğuk ölüme inat bedenimdeki her bir hücreyi uyandırıp beni yeniden bu toprağa köklüyor. Kendi karanlığıma yenilme korkusu, coğrafyamızın o ağır hüznü, senin o can veren nefesinle paramparça oluyor.

Seni tanımak, fırtınaların ortasında yönünü yitirmiş yorgun bir denizcinin, gecenin en zifiri karanlığında o deniz fenerinin ışığına çarpması gibiydi. Azgın dalgaların dövdüğü, tuzun ve köpüğün göz gözü görmez ettiği o amansız hiçliğin kıyısında, gemisini kayalıklara çarpmaktan kurtaran ağır ve paslı bir çapaydın sen. Dışarıda taştan ve tuğladan yapılma bin yıllık sığınaklar tuzla buz edilirken, sen bu yıpranmış bedenin sığındığı, o devasa dalgalara inat yeryüzünün dibine saplanan en dingin, en aşılmaz limansın. Eğer fani ömrümüzün bitiminde bizi bekleyen o büyük sonsuzluk böyle bir huzura benziyorsa, ölüm denilen o serin vuslatla şimdiden dost olabilirim.

Ruhumu kemiren bu yeryüzü ağırlığından, etrafı saran bu acımasız yıkımdan sıyrılıp, senin varlığında bütünüyle eriyeceğim o günün hasretiyle yutkunuyorum. Ben, bütün bu devasa enkazların ortasında sadece senin gerçeğine yürüyen, hakikatin o ağırbaşlı çekimine koşulsuz teslim olmuş bir yolcuyum. Ve bu yeryüzü serüveni, ancak senin adınla anlamını buluyor.