Hidayet senin elinde değil

İnsan bazen en çok emek verdiği yerden yorulur. Evladına nasihat eder, eşine hakikati anlatır, dostunu iyiliğe çağırır; fakat beklediği karşılığı göremeyince kalbi kırılır. "Acaba bunca gayretim boşa mı gitti?" diye düşünür. Oysa Kur'an ve sünnet bize bunun hiç de böyle olmadığını öğretmektedir.

Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Bana ümmetler gösterildi. Bir peygamberi gördüm, yanında küçük bir topluluk vardı. Bir peygamberi gördüm, yanında bir veya iki kişi vardı. Bir peygamberi de gördüm ki yanında hiç kimse yoktu." (Buhârî, Müslim)

Ne büyük bir hakikat...

Düşünün! Allah'ın seçtiği, vahiy ile desteklediği, mucizelerle güçlendirdiği peygamberlerden bazıları, yıllarca insanları hakka davet ettikleri hâlde yanlarında bir tek mümin bile bulunmuyordu. Bu durum onların başarısız olduğunu mu gösterir? Elbette hayır!

Çünkü Allah katında başarı, insanların alkışına, kalabalıkların peşinden gelmesine veya sayılarının çokluğuna göre değil; verilen emaneti sadakatle yerine getirip getirmediğimize göre değerlendirilir.

Yüce Allah şöyle buyurur: "Peygambere düşen ancak apaçık tebliğdir." (Mâide, 5/99)

Bir başka ayette ise Allah Teâlâ, Peygamberimize (sav) şöyle seslenir: "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir." (Kasas, 28/56)

İşte davetin en temel ilkesi budur. Hidayetin sahibi Allah'tır. Bizim görevimiz ise hakikati en güzel üslupla ulaştırmaktır.

Hz. Nûh'u (as) düşünelim. Dokuz yüz elli yıl kavmini Allah'a davet etti. (Ankebût, 29/14) Buna rağmen iman edenlerin sayısı çok azdı. Hatta öz oğlu bile iman etmedi. Buna rağmen Allah, Hz. Nûh'u (as) görevini eksiksiz yerine getiren sabırlı kullarından biri olarak övdü.

Hz. İbrahim (as), putperest bir toplumun içinde tek başına mücadele etti. Hz. Lût'un (as) eşi iman etmedi. Peygamber Efendimiz (sav) ise amcalarının iman etmelerini arzu ettiği hâlde bazılarını hidayete erdiremedi.

Demek ki insanın en yakınlarının bile hidayeti kendi elinde değildir.

Bugün nice anne-baba, evlatlarının namaza yönelmemesi sebebiyle üzülüyor. Nice eş, ailesinin dine karşı ilgisizliğinden dolayı gözyaşı döküyor. Nice davetçi, yıllarca anlattığı hâlde insanların değişmediğini görünce ümitsizliğe kapılıyor.

İşte tam burada peygamberlerin hayatı bize umut oluyor.

Sakın "Vaktim boşa gitti." deme.

Sakın "Sözlerim boşa gitti." deme.

Sakın "Kimse beni dinlemedi." diye ye'se kapılma.

Çünkü Allah, kullarını sonuçtan değil; samimiyetlerinden, sabırlarından ve gayretlerinden sorguya çekecektir.

Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Sen öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir." (Zâriyât, 51/55)

Belki bugün reddedilen bir nasihat, yıllar sonra bir gönlü diriltecektir. Belki sen bunun sonucunu göremeyeceksin; fakat Allah senin ihlasını, gözyaşını, sabrını ve samimiyetini zayi etmeyecektir.

Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kim bir hayra vesile olursa, onu yapanın sevabı kadar sevap alır." (Müslim)

Öyleyse vazifemiz usanmadan anlatmak, kırmadan uyarmak, sevgiyi ve merhameti elden bırakmadan davet etmek ve sonucu Allah'a teslim etmektir.

Unutmayalım ki müminin görevi hidayet vermek değildir; hidayete vesile olmaktır. Tebliğ bize, hidayet ise Allah'a aittir.

Rabbimiz bizleri, hakikati hikmetle anlatan, sabırla temsil eden, neticeyi yalnız Allah'tan bekleyen ve ümidini hiçbir zaman kaybetmeyen kullarından eylesin.

Âmin.