Hürmüz Krizi, ABD Savunma Belgesi ve Washington’un İran Çıkmazı

Amerika Birleşik Devletleri’nin son savunma belgesi, Washington’un yeni önceliklerini açık biçimde ortaya koyuyordu: Çin’i çevrelemek, Amerikan ana karasını korumak, müttefiklerin daha fazla yük üstlenmesini sağlamak ve Ortadoğu’daki uzun savaşlardan uzak durmak.

Belgenin satır aralarında çok net bir stratejik tercih vardı. ABD artık Irak ve Afganistan benzeri maliyeti yüksek, sonucu belirsiz, uzun kara savaşlarına girmek istemiyordu. Pentagon’un dikkati Pasifik’e, Çin’e ve Hint-Pasifik hattına çevrilmişti.

Ancak bugün yaşanan İran-Hürmüz gerilimi, Washington’un kendi ilan ettiği stratejiyle sahadaki gerçekler arasında büyük bir çelişki doğurduğunu gösteriyor.

ABD, bir yandan “Ortadoğu’dan uzaklaşacağız” diyor; diğer yandan İran’a karşı giderek sertleşen bir askeri ve siyasi hatta ilerliyor.

Bu durum, son dönemde Washington’da giderek daha fazla tartışılan şu soruyu gündeme taşıyor:

ABD, kendi uzun vadeli çıkarları yerine İsrail’in önceliklerini mi merkeze alıyor?

Hürmüz: Dün İşleyen Hat, Bugün Küresel Kriz Noktası

Hürmüz Boğazı onlarca yıldır dünyanın en kritik enerji koridorlarından biri. Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20’si bu dar geçitten geçiyor. Normal şartlarda günde 100’ün üzerinde tanker ve ticaret gemisi Hürmüz’den geçiyordu.

Bugüne kadar boğazda zaman zaman krizler yaşansa da, tarafların ortak çıkarı petrolün akmaya devam etmesiydi. İran da Körfez ülkeleri de ABD de Hürmüz’ün tamamen kapanmasının kimseye fayda getirmeyeceğini biliyordu.

Fakat savaş, bu dengeyi değiştirdi.

Artık Hürmüz sadece bir deniz yolu değil; İran’ın elindeki stratejik bir koz haline geldi. Çünkü İran, boğazın hemen kuzeyinde yer alıyor ve bu dar hattı şu unsurlarla baskı altına alabilecek kapasiteye sahip:

Kıyı savunma füzeleri

Deniz mayınları

Kamikaze İHA’lar

Sürat tekneleri

Denizaltılar

Bu nedenle Hürmüz bugün coğrafi bir sorun değil, siyasi ve askeri bir sorun haline gelmiş durumda.

Gerilim nedeniyle tanker trafiği ciddi biçimde azaldı. Sigorta şirketleri bölgeyi yüksek riskli ilan etti. Bazı gemiler beklemeyi, bazıları ise rotasını değiştirmeyi tercih ediyor.

Kısacası Hürmüz fiilen açık görünse de, artık normal çalışan bir ticaret hattı değil.

ABD Savunma Belgesi Ne Diyordu?

ABD’nin son savunma belgesi, Çin’i “bir numaralı rakip” olarak tanımlıyordu. Belgeye göre Washington’un temel önceliği şuydu:

Çin’in yükselişini durdurmak

Hint-Pasifik’te askeri güç biriktirmek

Avrupa ve Ortadoğu’daki yükü müttefiklere bırakmak

Bu stratejiye göre İran, ikinci derecede bir tehdit olarak görülüyordu. Washington’un İran’a yaklaşımı ise “kontrol et, caydır ama büyük savaşa girme” şeklindeydi.

Ancak bugün ABD’nin İran’a karşı daha sert bir çizgiye kaydığı görülüyor.

Trump yönetiminin İran gemilerine yönelik “abluka bölgesine yaklaşan her İran gemisi imha edilecektir” açıklaması, Washington’un artık yalnızca caydırıcılık değil, doğrudan baskı ve tehdit politikasına yöneldiğini gösteriyor.

Bu ise savunma belgesinin temel mantığıyla çelişiyor.

Çünkü İran’la büyüyecek bir savaş:

ABD’nin dikkatini Çin’den uzaklaştırır

Amerikan donanmasını ve hava kuvvetlerini Ortadoğu’ya bağlar

Petrol fiyatlarını yükseltir

ABD ekonomisine yeni yük getirir

Washington’un müttefikleri üzerindeki baskısını artırır

Başka bir ifadeyle, İran savaşı uzadıkça ABD kendi ilan ettiği büyük stratejiden uzaklaşır.

İsrail Faktörü: Washington Kimin Önceliğini İzliyor?

İşte tartışmanın en kritik noktası burada başlıyor.

İsrail için İran, varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor. Tel Aviv, İran’ın nükleer kapasitesinin, füze gücünün ve bölgesel etkisinin kırılmasını istiyor.

Bu nedenle İsrail açısından İran’a karşı daha sert, daha saldırgan ve gerekirse rejim değişikliğine kadar uzanan bir politika tercih ediliyor.

Ancak ABD için mesele daha farklı.

Washington’un uzun vadeli çıkarı Çin’e odaklanmak, Ortadoğu’daki maliyetli savaşlardan kaçınmak ve küresel liderliğini ekonomik olarak sürdürebilmek.

Tam da bu noktada Washington’da giderek büyüyen bir tartışma ortaya çıkıyor:

ABD, İsrail’in önceliklerini kendi ulusal çıkarlarının önüne mi koyuyor?

Bu tartışmayı büyüten en önemli gelişmelerden biri, eski üst düzey güvenlik yetkilisi Joe Kent’in açıklamaları oldu.

Joe Kent, İran’ın ABD’ye yönelik “yakın ve kaçınılmaz” bir tehdit oluşturmadığını, buna rağmen Washington’un İsrail’in baskısıyla İran’a karşı savaşa sürüklendiğini savundu.

Kent’e göre ABD’nin İran’a karşı bu ölçüde sertleşmesi, Amerikan çıkarlarından çok İsrail’in güvenlik öncelikleriyle ilgili.

Washington’daki bazı çevreler de benzer biçimde şu görüşü savunuyor:

“ABD, İsrail’in İran korkusu nedeniyle, kendi büyük stratejisini zayıflatacak bir çatışmanın içine çekiliyor.”

Elbette bu, ABD’nin tamamen İsrail tarafından yönetildiği anlamına gelmiyor. Ancak İsrail’in etkisinin, özellikle İran konusunda Amerikan karar alma mekanizmasını ciddi biçimde etkilediği açık.

Körfez Ülkeleri ve Petrol-Güvenlik Anlaşmasının Sonu

Bu gerilim, yalnızca ABD ile İran arasında değil. Körfez ülkeleri de tarihlerinin en kritik sorgulamasını yaşıyor.

Yıllardır Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt ile ABD arasında örtülü bir denge vardı:

“Petrol verelim, güvenlik alalım.”

Bugün ise bu sistem sarsılıyor.

Çünkü Körfez ülkeleri şu soruyu sormaya başladı:

“ABD gerçekten bizi koruyabiliyor mu?”

İran’ın füze ve İHA kapasitesi, Körfez’deki enerji tesislerini ve üsleri doğrudan tehdit ediyor. Katar’ın, Suudi Arabistan’ın ve BAE’nin enerji altyapıları artık savaşın ilk hedefleri arasında.

Bu nedenle Körfez ülkeleri üç yeni seçeneği tartışıyor:

İran ile gerilimi azaltmak

Çin ve Rusya ile ilişkileri artırmak

ABD’ye bağımlılığı azaltmak

Eğer Hürmüz uzun süre çalışamaz hale gelirse, yalnızca İran değil; Körfez ülkeleri ve hatta ABD’nin bölgedeki bütün sistemi zarar görecek.

Sonuç: ABD Kendi Stratejisiyle Çatışıyor

Bugün ortaya çıkan tablo son derece açık.

ABD’nin son savunma belgesi, Washington’a Ortadoğu’dan uzaklaşıp Çin’e odaklanmasını söylüyor.

Ancak İran-Hürmüz krizi ve İsrail’in baskısıyla şekillenen mevcut siyaset, ABD’yi yeniden Ortadoğu’nun merkezine çekiyor.

Bu nedenle Washington, kendi içinde iki farklı strateji arasında sıkışmış durumda:

Bir tarafta Çin’e odaklanan uzun vadeli Amerikan çıkarları,

Diğer tarafta ise İsrail’in güvenliği ve İran’a karşı sertleşen bölgesel politika.

Eğer ABD İran’la sınırlı bir gerilim içinde kalırsa, bu çelişki yönetilebilir olabilir.

Ancak savaş büyür, Hürmüz kapanır ve Washington bölgeye daha fazla askerî güç göndermek zorunda kalırsa, o zaman ABD yalnızca İran’la değil, kendi savunma belgesiyle de savaşmış olacaktır.