İbadette farkındalık

Kendi varlığının farkında olan, bu varlığın bilincini taşıyanlar ibadete süreklilik kazandırabilirler. Yani ancak kulluk bilincine erişenler samimi ve sürekli olarak ibadet edebilirler. Bu bilinçle ibadet eden müminlerin gönül dünyasında meydana gelecek olan değişiklikler kulu Allah’a yaklaştırır. Hakka yaklaştıkça ibadette ihlas ve ihsan arttığı gibi ibadetin kendisi de artar, bu sebeple artan ibadet marifeti arttırır, ahlâklandıran ibadet-marifetteki bu ilişkili durum muhabbetin abidi kuşatmasına vesile olur ki artık bu ibadet bambaşka bir boyutta devam eder. Bu boyuttaki ibadetin merkezinde muhabbet ve şükür vardır.

Aslında ibadet bir anlamda şükürdür hem de en büyük muhabbet ve minnetle dolu şükür!

Allah’ın bütün âlemi-evrenleri yaratması sadece ve tamamen Kendisinin yüce takdiri, tükenmez ihsanı ve sonsuz keremidir. Her zaman varlık yokluktan iyidir, değerlidir. Bu yüzden yaratılma, teşekkür gerektiren bir ikramdır. Meleklerden sonra cansız denilen donuk varlıklar, bitkiler, hayvanat lisan-ı hal ile ve kusursuz bir şe kilde hamd ve teşekkür ederken (zikr-tesbih) insan bu hususta üzerine düşeni ihmal etmiştir. Âdemoğlunun farklı nedenlerden dolayı da olsa bunca nimete karşılık olarak şükür ve hamdi yerine getirmemesi nankörlük olarak kabul edilir.

Oysa Yüce Yaratıcı nezdinde zikr, şükür, hamd ibadet olarak kabul görür/dü. Kaldı ki bunca nimete, namaz gibi bir ibadete ve yine namazla şükredilmez mi? Bunun ihmali büyük bir kayıp ve zafiyettir. Üstad Bediüzzaman Said Nursî (r.) “…Mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lazımdır” diyerek şükrün önemini ve kullukla, kulluk bilinciyle ilişkisini vurgulamıştır. Bir diğer sebep de varlık her hal-u kârda yokluktan iyidir. Varlığa teşekkür ancak varlığın(ın) şuurunda olmayla gerçekleşebilir. Hem de bütünüyle kâinatın üzerine düşen bir teşekkürdür:

İbadet ettiğimizde tüm zamanlarda Allah’a daimi şükürde olan ne varsa, onların şükrüne katılmış oluruz. Bütün kâinat zikirde, şükürdedir. İnsan da evrenlerle daimi şükürdeyken sembolik olarak onlarla “aynı dil” ile şükre durur: Rabbimiz! Bizi hesaba kattığın, bize tenezzül ettiğin için Sana sonsuz şükürler olsun!

Unutmamak gerekir ki şükrü de kapsayan hamd ile zikr beraberce tesbihtir de, Allah’ı tesbih ve aynı zamanda tesbih insanın, Allah’ın evren(ler)e koyduğu düzenin eşsizliğini, sarsılmazlığını ve bu düzenin, bu kozmik sistemin ihtişamı karşısında hayranlığını (hamd) kulca ifade etmesidir, dolayısıyla bilinçli ve samimi tesbih yapılması halinde bu zikirler ibadet olarak kabul görür. Çünkü tesbih, Allah’ın yer yönüyle pak-tertemiz, arı-duru, kusursuz-eksiksiz, tam ve mükemmelliğini imanı bilmek ve bu şekilde Rabbulalemin’i anmaktır. Öyle ya;

İbadet kulun iman ettiği, derin muhabbet beslediği, tam bir teslimiyet gösterdiği Allah’a aklıyla, kalbiyle, dili ve bedeniyle yönelmesidir. Diyebiliriz ki “ibadet inancın hareketlere dökümüdür.” Kul, inancına uygun sürdürdüğü yaşantısına kıldığı namazları, tuttuğu oruçları, zikirleri… kısacası bütün nüsukları ilave eder. Bu ilave ile birlikte oluşan ibadet en başta kulun Allah’a olan imanından kaynaklı hayatının dökümü olup ayrıca bir nevi kulluk sergisidir. İbadet, adeta mü’minin muhabbetiyle dolduğu Allah’a (cc) olan imanının taşması, fışkırmasıdır.

İbadet: Yaratıcı’nın farkındayım

Allah’ın bahşettiği aklî meleklerle insan farkındalık sahibi olmuştur. Hem fark edilir, hem fark eder insan. Bu farkındalık sayesinde yaratılış olarak kendisine yakın diğer canlılardan ayrışarak medeniyetler kurabilmiştir. Keza insan bu farkındalık ile Yüce Halik’in övgüsüne mazhar olmuştur. Bu kutlu övgü ibadetle anılır olmuştur çünkü sadece insan görev yüklenebilmiştir: Halife.

İbadet bilinci ile abid yani kulluk/ibadet eden, Mabud’u bildiği Allah’a yakın olmak ister. Bu yakınlık ancak kul kendisinin küçüklüğünü idrak ettikçe oluşur. Bu manada Bediüzzaman’ın ibadet için söyledikleri anılmaya değerdir: Dergâh-ı İlahide abd/kul kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i Rububiyetin ve kudret-i Semedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmesidir, demiştir.