İnsanlığın ilk büyük tartışması gökyüzünde başlamadı. Yeryüzünde de başlamadı. Bir varlığın ne olduğu sorusuyla başladı.
Kur'an, Hz. Âdem kıssasını farklı surelerde tekraren anlatır. Bakara Suresi'nde bilgi öne çıkar. A'râf Suresi'nde irade ve aldanış. Hicr ve Sâd surelerinde kibir. Tâhâ Suresi'nde unutma. Secde Suresi'nde ise toprağa ruh üflenmesiyle insanın yaratılışı... Ayrı zamanlarda inen bu anlatılar, aynı hakikatin farklı yüzlerini gösterir. Bir araya geldiklerinde karşımıza insanın en eski portresi çıkar.
Topraktan bir beden yaratılır. Henüz hareket etmemiş ve konuşmamıştır. Aslında tarih başlamamıştır. Ardından ilahî hitap gelir. Allah ona ruhundan üfler. Böylece biyolojik hayat başlar. Fakat insanın hikâyesi hâlâ tamamlanmış değildir. Çünkü yaşamak başka, insan olmak başkadır.
Sonra Allah, Âdem'e isimleri öğretir.
İsim, dilin en küçük birimi değil, bilincin ilk taşıdır. Bir şeye isim verebilmek, onu diğerlerinden ayırabilmektir. Onu tanımaktır. Onunla ilişki kurmaktır. Varlığı anlam ağı içinde kavrayabilmektir. Dil, insanın ilk teknolojisidir. İsimler ise insanın dünyayı kurma biçimidir.
Ardından meleklerden isimleri söylemeleri istenir. Cevapları dikkat çekicidir. "Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yok." Bilgileri eksik olduğu için değil, bilgileri kendilerine verilenle sınırlı olduğu için bunu söylerler. Ardından Âdem konuşur. İnsan, Kur'an'da ilk defa konuşarak görünür olur. Gücüyle değil, anlam kurma yeteneğiyle...
İblis de aynı sahneyi izlemektedir.
Fakat o, isimlere bakmaz. Ruha bakmaz. Bilince bakmaz. Öğretilene bakmaz. Yalnızca maddelere bakar. Ateşi çamurla karşılaştırır. Bir üstünlük hesabı yapar. Sonucu da matematiksel bir kesinlikle ilan eder. "Ben ondan üstünüm."
İblis'in yanlışı bilgisizlik değildir. Yanlışı, insanı açıklayabilecek bütün verilerin elinde bulunduğunu sanmasıdır. Varlığı, ölçebildiği kadar kabul eder. Hesaplayamadığını yok sayar. İnsanı, yaratıldığı maddeye indirger.
Bugün yapay zekâ üzerine yürüyen tartışmaları izlerken insan bazen aynı mantığın yeniden kurulduğunu hissediyor. İnsan, veri kümelerine ayrılıyor. Duyguları ölçülüyor. Tercihleri tahmin ediliyor. Davranışları modelleniyor. Hafızası depolanıyor. Dili taklit ediliyor. Sanki insan, yeterince büyük bir veri tabanına dönüştürüldüğünde bütünüyle açıklanabilecekmiş gibi...
Yuval Noah Harari'nin insanı büyük ölçüde biyolojik algoritmalar üzerinden okuyan yaklaşımı, çağımızın en etkili anlatılarından biridir. Davranışlarımızın önemli bir kısmının örüntüler taşıdığı doğrudur. Fakat örüntü, hakikatin tamamı değildir. Çünkü insan, kendi örüntüsünü bozabilen tek varlıktır. Bir çıkarını terk edebilir. Korkusunu yenebilir. Hatasını itiraf edebilir. Pişman olabilir. Affedebilir. Kendini aşabilir. Hiçbir algoritma, vicdanın sessiz itirazını tam olarak hesaplayamaz.
Mevlânâ'nın yüzyıllar önce bu konuda yaptığı yorumlar, dijital çağın ortasında yeniden anlam kazanıyor: "Melek bilgisiyle, hayvan bilgisizliğiyle kurtuldu. İnsanoğlu ise bu ikisi arasında keşmekeşte kaldı." Ardından insanı tarif eder. Melek, sırf akıldır. Hayvan, sırf arzudur. İnsan ise ikisinin gerilimidir. Ahlâk da bu gerilimden doğar. Medeniyet de...
Belki de çağımızın en büyük tehlikesi yapay zekânın insan gibi düşünmesi değildir. Daha derin bir tehlike var. İnsanın kendisini, İblis'in baktığı yerden okumaya başlamasıdır. Ruhu görmeden bedeni açıklamak. İsmi anlamadan veriyi çoğaltmak. Bilinci anlamadan zekâyı büyütmek.
Kur'an'ın ilk tartışması ateş ile çamur arasında değildi. İnsanın ne olduğuna dair iki farklı yorum arasındaydı. Biri ruhu merkeze aldı. Diğeri maddeyi. Aradan geçen binlerce yılın ardından teknoloji değişti. Sorumuz değişmedi.
İnsan, hesaplanabilen bir varlık mıdır; yoksa her hesabı aşan bir emanet mi taşımaktadır?
"Ey Âdem! Şüphesiz İblîs, senin ve eşin için çok tehlikeli bir düşmandır. Dikkat edin de, sizi cennetten çıkarmasın! Yoksa ihtiyaçlar içinde koşturur durur, sıkıntı çeker, perişan olursun.”
(Taha Sûresi, 117).