Son günlerde İran üzerine yapılan yorumlara bakınca dikkat çeken bir şey var. Üstten bakan bir dil.
"İran içeriden kuşatılmış, istihbarat zaafı var" deniliyor.
Bu eleştiriler ilk bakışta doğru gibi durabilir. Ama eksik. Daha önemlisi, biraz da kibirli.
Çünkü biz bu hikâyeye yabancı değiliz.
Türkiye’nin yakın tarihi, içeriden sızmaların, ihanetlerin ve karanlık yapıların izleriyle dolu. Bu yüzden İran’ı konuşurken önce kendi hafızamıza bakmamız gerekiyor.
1980’li yıllar karmaşıktı. Sokaklar karışıktı ama mesele sadece sokak değildi. Devletin içinde neler olduğu da tartışılıyordu. İstihbarat savaşları, yönlendirmeler, dış bağlantılar. O yıllar halâ tam olarak aydınlatılamayan birçok başlığı barındırıyor.
O döneme dair yıllar boyunca dile getirilen iddialar ve tartışmalar, bazı kurumların dış etkilerden ne ölçüde etkilendiği sorusunu da gündeme getirdi. Hatta zaman zaman, istihbarat yapıları üzerinde yabancı servislerin etkisine dair ciddi değerlendirmeler kamuoyunda yer buldu. Bu tartışmalar, MİT’in bazı kritik görevlerin ve personelin finansal kaynaklara erişiminde bile tartışmaların oluşmasına yol açtı.
1980 ve 1990’lı yıllar, terörle mücadelenin en yoğun olduğu dönemlerdi. Ama mücadele sadece dağda verilmedi. Kurumların içinde de bir mücadele vardı. Operasyonlar planlanırken bazı kritik bilgiler sızıyor, tuzaklar kuruluyor ve zaman zaman sahadaki asker ve polisler hedef oluyordu.
Bingöl’de 33 askerin şehit edilmesi, hafızamızda derin bir yara olarak duruyor. Saldırının planlanmasında ve istihbaratın geç ulaşmasında içeriden sızmaların etkisi, uzun yıllar tartışıldı. O yıllarda sık sık şu soru soruldu. Bazı bilgiler nasıl sızıyor? Operasyonlar neden deşifre oluyor? Güvenlik güçleri neden tuzaklara düşüyor?
1993 yılında, eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in bindiği uçağın düşmesi sonucu hayatını kaybetmesi de, uzun yıllar süren tartışmalar ve soruşturmalarla hafızalarda kaldı. Yine merhum Turgut Özal’ın vefatı, kamuoyunda uzun süre "suikast iddiası" çerçevesinde konuşuldu.
Terör örgütü PKK ile mücadelede de benzer bir tablo görüldü. Örgüt içindeki infazlar, istihbarat savaşının ne kadar sert yürütüldüğünü gösterdi. Özellikle örgüt içine sızmış MİT mensuplarına yönelik infazlar, meselenin ne kadar karmaşık olduğunu ortaya koydu. Bazı bilgilerin içeriden sızdırılmış olabileceği uzun yıllar boyunca tartışıldı, kimilerinin bu süreçte listeleri yönlendirmelerde rol aldığı da kamuoyunda konuşuldu.
2000’li yıllara gelindiğinde tablo daha netleşti. Devletin farklı kurumlarına sızmış yapılar daha görünür hâle geldi. Askeriyede, emniyette, yargıda ve istihbaratta yaşanan gelişmeler, devletin kendi içinde bir mücadele verdiğini ortaya koydu.
"Kozmik oda" tartışmaları bu sürecin önemli kırılma noktalarından biriydi. Devletin en mahrem alanlarına girilmesi, güvenlik açısından ciddi bir uyarıydı. Bu süreçte, devletin kılcal damarlarına kadar sızılmış yapılanmaların varlığı daha görünür hale geldi.
Daha sonra anlaşıldı ki, mesele sadece bir kurumla sınırlı değildi. Sızma çok daha derindi ve Cumhurbaşkanı’nın en yakınındaki isimlere kadar uzanıyordu.
15 Temmuz darbe girişimi, bu sürecin en açık haliydi. O gece yaşananlar bir anda ortaya çıkmadı. Yıllar süren bir sızmanın sonucuydu. Tankların sokağa çıkması, Meclis’in bombalanması, devletin silahlarının millete çevrilmesi. Bunlar bir gecelik mesele değildi. Eğer o süreç farklı gelişseydi, devletin kritik kurumlarında çok daha ağır bir tabloyla karşılaşılması ihtimali vardı.
Çözüm süreci sonrasında yaşanan çukur olayları da bu resmin bir parçasıydı. Şehirlerin ortasında kurulan yapılar, güvenlik güçlerine yönelik saldırılar. Bu kadar organize bir yapı, sadece dışarıdan yönetilebilir mi?
Bütün bu yaşananlar bize şunu gösteriyor. Türkiye, sadece dış tehditlerle değil, içeriden gelen risklerle de mücadele etti.
İşte bu yüzden İran’ı konuşurken daha dikkatli olmak gerekiyor.
Evet, İran’da zafiyet olabilir.
Evet, içeride sızmalar yaşanıyor olabilir.
Ama bunu küçümseyerek anlatmak doğru değil. Çünkü içeriden kuşatma, en güçlü yapıların bile karşı karşıya kalabileceği bir durumdur.
Allah muhafaza Türkiye o yıllarda böyle bir tabloyla doğrudan bir savaşın içine girseydi, sonuç ne olurdu? Bu sorunun cevabı kolay değil. Çünkü savaş sadece cephede verilmez. Kurumların içinde, istihbaratta, karar mekanizmalarında da verilir. İçeriden zayıflamış bir yapının, dışarıya karşı güçlü durması her zaman mümkün olmayabilir.
Bu yüzden meseleye yukarıdan bakmak yerine, tecrübeyle bakmak gerekir. Bu hafıza sadece geçmişi hatırlamak için değil, bugünü daha sağduyulu değerlendirmek için de gerekli. Türkiye bunu yaşayarak öğrendi.
Tüm bu süreçleri ve içeriden kuşatmaları göz önüne aldığımızda, İran’ın da Türkiye gibi bu ihanet şebekelerinden arınarak güçlenerek çıkacağına inanıyorum. İçeriden sızmalar, kısa vadede büyük zorluklar oluşturabilir, ama uzun vadede bu tür mücadeleler bir ülkeyi daha dirençli, daha hazırlıklı ve daha kararlı hale getirir. İran’ın da kendi tarihsel ve kültürel tecrübesiyle bu sınavı aşacağını inanıyorum.
İran’a bakarken meseleye buradan yaklaşmak gerekiyor. Yaşananları küçümsemek ya da yukarıdan konuşmak yerine, anlamaya çalışmak daha doğru.