Geçtiğimiz gün bir dostum, yıllardır masasının köşesinde duran o yarım kalmış kitap taslağını nihayet çöpe attığını söyledi. "Yayınevleri basmaz diye mi?" diye sordum. Başını iki yana salladı. "Hayır," dedi, "kendime verdiğim sözü tutamamanın o sessiz ağırlığından kurtulmak istedim." O an susup başımı önüme eğdim. Çünkü bu ağır itirafı yapan o dost, sabahın köründe aynanın karşısında doğrudan benim gözlerimin içine bakıyordu.
İşte bu itiraf, bugünlerde sokakta, vapurda, otobüs duraklarında birbirimizin yüzünde gördüğümüz o örtülü yorgunluğun da özetidir aslında. Vapurdaki o yorgun yüzler... Çok çalışmaktan mı? Hayır. Çoğu, tutulmamış sözlerin ağırlığından. Sabahları telaşla işe yetişen, sevdiklerine veya topluma mahcup olmamak için zamanla yarışan bizler, nedense aynı şefkati ve dürüstlüğü kendi iç dünyamızda kendimize göstermekte zorlanıyoruz.
Hâlbuki bizi hizaya sokan o dışsal zorunluluklar ortadan kalktığında, hürriyetin o baş döndürücü serinliğine kavuştuğumuzu sanırız. Oysa hiçbir kısıtlamanın bulunmadığı o hudutsuz boşluk, insanın kendi iradesiyle baş başa kaldığı en çetin yüzleşme alanıdır. Üzerimizde bir dış otorite kalmadığında, o serinliğin yerini taşıması çok daha güç olan ağır bir sorumluluk alır.
İnsanın, sırf kendi vicdanı ve iradesiyle, kimsenin şahitliğine ihtiyaç duymadan kurduğu o sessiz akde deruni muahede diyelim.
Bu öyle bir anlaşmadır ki, altına resmi bir mühür vurulmaz. Fakat ihlal edildiğinde insanın kendi içindeki o yargıçsız mahkemede en ağır faturalar kesilir. Sadece sabahın ilk ışıklarında yorganı üzerine çekip uyanış anını erteleyen kişiden bahsetmiyorum. Çekmecesine kaldırdığı o yarım kalmış roman taslağına aylardır el sürmeyen, zihnini toparlamak için doğada uzun bir yürüyüşe çıkma sözünü hep erteleyen veya sadece kendisine ayıracağı o dingin vakitleri sessizce feda eden hepimizden bahsediyorum. Bizler, kendimize verdiğimiz sözü her çiğnediğimizde, kendi dünyamızdaki o hassas güveni temelinden sarsmış oluyoruz.
Gerçeğe en yakın o adsız masalların birinde anlatıldığı gibi: Kimsenin geçmediği bir vadide, toprağına her gün bir tohum emanet etmeye söz vermiş o yalnız adamı gözünüzün önüne getirin. Kimse onu izlemez, kimse ondan hesap sormaz. Bir gün yorgun düşer, ertesi gün rüzgârın sesine dalar ve avucundaki tohumu toprağa bırakamaz. Başlangıçta her şey aynıdır; vadi sessiz, gökyüzü yerindedir. Fakat o tutulmayan sözler, zamanla toprağın altında sessizce bekleyen, filizlenmemiş bir ormanın hüznüne dönüşür. İnsan yıllar sonra sığınacak bir gölge aradığında, rüzgârın sadece kendi ıssızlığını uğuldattığı o çorak boşlukla yüzleşir.
Çoğu zaman, içimizdeki bu insani kırılganlığı örtmek için "asla taviz vermeyeceğim", "her zaman durmaksızın üreteceğim" gibi büyük yeminlerin arkasına sığınırız. Oysa boyumuzu aşan bu mutlakiyet yeminleri, gerçekleşme ihtimali azaldıkça sırtımızda taşıdığımız soyut prangalara dönüşür.
Hâlbuki hakikatin inşası, devasa ve ulaşılamaz yeminlerle değil; küçücük, ölçülebilir ve namusu korunmuş adımlarla ilerler.
Her bir küçük görevi, sadece o anın hakkını vererek tamamlamak, kırılan o içsel güveni yeniden kurmanın en dürüst yoludur. İnsan, kendi zihnindeki o devasa beklenti dağını parçalara ayırmalı ve her gün sadece taşıyabileceği kadar bir taşı omuzlamalıdır. Bugün, sadece yarım saatliğine o masaya oturmak. Sadece bir kez, o ertelenen adımı atmak.
İnsan neyi inşa etmeye çalıştığını unuttuğunda, sürekli açık tutmaya çalıştığı o ihtimal kapılarından içeriye sadece cereyan ve huzursuzluk girer. Bizi kendimize verdiğimiz sözden uzaklaştıran her şeye dürüstçe "hayır" diyebilmek, o deruni muahedeye "evet" demenin ilk şartıdır.
Bir dağ yamacında, ayağımızın altındaki taşların kayıp kaymayacağını sükûnetle hesaplarken attığımız o binlerce küçük adım bizi nasıl sessizce bir zirveye taşıyorsa; kendi içimizde tuttuğumuz o küçücük sözler de karakterimizin sarsılmaz omurgasını öyle şekillendirir.
Belki de asıl hürriyet, dilediğini yapabilme serbestliğinde değil, kendi koyduğun o sessiz kanuna sadakatle uyabilme inceliğinde gizlidir.