İçimizden geçen gemiler

Bir gemi uzun süre hareket etmediğinde deniz onu beklemiyor.

Suyun tuzu çeliğe işliyor. Akıntı gövdeye durmadan dokunuyor. Gözün kolayca seçemeyeceği küçük deniz canlıları, kendilerine tutunacak yüzeyler buluyor. Günler haftalara uzandıkça geminin su altında kalan bölümü yavaş yavaş değişiyor.

İnsan gözünün gördüğü hâlâ aynı gemi.

Denizin gördüğü ise başka.

Hürmüz Boğazı’nda uzun süredir bekleyen 1.500’den fazla ticari gemiyle ilgili bilim insanlarının dikkat çektiği mesele tam da burada başlıyor. Hareketsiz kalan gemilerin gövdelerinde biriken mikroorganizmalar, algler ve omurgasız canlılar, gemiler yeniden yola çıktığında başka denizlere taşınabilir. Maryland Üniversitesi Çevre Bilimi Merkezi’nden deniz bilimci Mario Tamburri’nin de yer aldığı araştırmacılar, bu durumun istilacı türlerin yeni bölgelere yayılması bakımından ciddi bir risk oluşturduğunu belirtiyor.

Dünyanın gözü Hürmüz’de petrolün hareketine çevrilmiş durumda.

Denizin altında ise başka bir hareketlilik yaşanıyor.

Çünkü beklemek, yalnızca zamanı tüketmiyor; bulunduğu yeri de değiştiriyor.

Hürmüz’de deniz trafiği hâlâ savaş öncesindeki düzeyin çok altında. Bununla birlikte İran, Bağdat’ın girişimleri sonrasında bazı Irak petrol tankerlerinin geçişine özel izin verdi. Irak da petrol ihracatını Ceyhan üzerinden artırmanın yanı sıra Suriye’deki Baniyas ve Ürdün’deki Akabe üzerinden yeni çıkışlar oluşturmanın yollarını arıyor.

Yol yeniden açılmaya başladığında gemiler hareket edecek.

Fakat uzun süre bekleyen gemiler, durdukları günkü gemiler olmayacak.

İlk bakışta küçük bir ayrıntı bu.

Petrolün, savaşın, güvenliğin ve ticaret yollarının konuşulduğu bir dönemde bir geminin gövdesine tutunan canlılar kolayca haberin kenarında kalabilir. Oysa denizin sessizce yaptığı şey, büyük siyasetin göremediği başka bir hesabı önümüze koyuyor.

Bir geminin yükünü biliriz.

Manifestosu vardır. Limanı bellidir. Gideceği yer hesaplanır.

Fakat gövdesine tutunanın manifestosu yoktur.

İnsan hayatında da buna benzeyen bir taraf var.

Yanımızda taşıdığımız her şeyi seçerek almıyoruz. Çocukken duyduğumuz bir cümle, yıllar sonra verdiğimiz bir kararın içinde karşımıza çıkabiliyor. Nereden geldiğini hatırlamadığımız bir korku, hiç sorgulamadığımız bir alışkanlık, çoktan bitmiş bir kırgınlık sessizce bizimle yol alabiliyor.

İnsan bazen geçmişini hatırladığı için değil, hatırlamadığı hâlde taşıdığı için geçmişe bağlı kalıyor.

Bunu anlamak için insanın hayatında büyük bir kırılma yaşaması bile gerekmiyor.

Yeni bir şehir yeter.

Yeni bir iş.

Yeni bir dostluk.

Yeni bir hayat.

İnsan yer değiştiriyor; fakat içindeki her şey aynı hızla yer değiştirmiyor.

Tarihin içinde bunun başka bir biçimini gösteren küçük ama ilginç bir hikâye var.

İskenderiye, yüzyıllar boyunca Doğu Akdeniz’de farklı bilgi ve düşünce damarlarının kesiştiği önemli merkezlerden biriydi. Bu şehirle özdeşleşen isimlerden İskenderiyeli Clement’in sekiz kitaplık Hypotyposes adlı eseri bütünüyle günümüze ulaşmadı. Fakat eserin parçaları zamana tutundu; Eusebius’un aktarımlarında varlığını sürdürdü, yüzyıllar sonra Photius’un kayıtlarında yeniden karşımıza çıktı.

Bir kitabın tamamı yok.
Ama izi var.

İnsanlık hafızası da çoğu zaman böyle çalışıyor.

Bir düşüncenin tamamı kayboluyor, bir cümlesi kalıyor. Bir insanın yüzü unutuluyor, sesinin tonu bellekte yaşamaya devam ediyor. Bir ev yıkılıyor, duvarına akşam vuran ışığın rengi yıllar sonra bile hatırlanıyor.

Kaybolmak ile yok olmak aynı şey değil.

Deniz canlılarının bir geminin gövdesine tutunmasıyla yüzyıllar önce yazılmış bir kitabın parçalarının başka metinlerde korunması elbette aynı olay değil. Biri biyolojik bir süreç, diğeri insan hafızasının ve yazının hikâyesi.

Ama ikisinin bize söylediği ortak bir şey var:

Bir şey yerinden ayrıldığında, her zaman yalnızca kendisini taşımıyor.

Gemi beklerken denizden bir hayat topluyor.

Kitap kaybolurken başka metinlerde iz bırakıyor.

İnsan da uzun süre bir düşüncenin, bir korkunun ya da bir kırgınlığın içinde kaldığında, onu taşımaya ne zaman başladığını fark etmeyebiliyor.

Sonra o yük, düşünce olmaktan çıkıp karakterin bir parçası gibi görünmeye başlıyor.

“Ben böyleyim” dediğimiz bazı şeylerin aslında “Ben buna uzun zamandır alışığım” anlamına gelmesi mümkün.

Aradaki fark küçük görünür.

Hayatı değiştirecek kadar büyük olabilir.

Hürmüz’de bekleyen gemilerin hikâyesi bu yüzden yalnızca petrolün, savaşın veya ticaretin hikâyesi değil. Aynı zamanda bekleyişin insan ve tabiat üzerinde bıraktığı izin hikâyesi.

Araştırmacıların uyarısı da bu nedenle önem taşıyor. Uzun süre hareketsiz kalan gemilerin gövdelerinde oluşan biyolojik birikimin, yolculuk yeniden başladığında başka limanlara taşınması mümkün. Bilim insanları, özellikle uzun süre bekleyen gemilerin hareketten önce kontrol edilmesini ve gerekli durumlarda gövdelerinin temizlenmesini; ilk uğranacak limanlarda da erken uyarı ve hızlı müdahale sistemlerinin kurulmasını öneriyor.

Savaşın denizde bıraktığı iz, böylece yalnızca petrol miktarıyla veya gemilerin rotasıyla ölçülmüyor.

Bazen bir istilacı tür, bir ekosisteme bir geminin gövdesinde ulaşıyor.

Bazen bir korku, yıllar sonra bir insanın kararına yerleşiyor.

Bazen de kaybolmuş bir kitabın birkaç parçası, yüzyıllar sonra yeniden birinin önüne çıkıyor.

Hayatın dikkat çekici tarafı burada.

İnsan kendisini taşıdığını sanırken, kendisine tutunanları da taşıyor.

Bunun farkına varmak, her şeyi bırakmak anlamına gelmiyor. İnsan geçmişini silerek hafiflemiyor. Hatıralarından, yaşadıklarından, kırıldığı yerlerden bütünüyle kurtulması da gerekmiyor.

Asıl mesele başka:

Neyin bize ait olduğunu, neyin bize sonradan tutunduğunu ayırt edebilmek.

Çünkü bir geminin değeri yalnızca taşıdığı yükle ölçülmez.

Gövdesinin altında birikenler de onun yolculuğunu değiştirir.

İnsanın yolculuğu da biraz böyledir.

Kıyılar değişir. Rotalar değişir. Yollar yeniden açılır.

Fakat insanın gerçek değişimi, çoğu zaman yeni bir yere vardığında değil, kendisini yıllardır nelerin taşıdığını fark ettiğinde başlar.