İhanetin karanlığından direnişin şafağına

Bir Yanda Hainler, Bir Yanda Kübra'lar...

Tarih, milletlerin hafızasında sadece rakamlardan ibaret değildir; bazı günler vardır ki o günlerin her bir saniyesi kanla, canla, gözyaşıyla ve tarihin yönünü değiştiren bir iradeyle yazılır. İşte 15 Temmuz 2016 gecesi, bu toprakların gördüğü en büyük, en organize ve en alçak ihanet girişimiyle, bu ihanete göğsünü siper eden asil bir milletin yazdığı en büyük destanın adıdır. Aradan geçen yıllar ne içimizdeki öfkeyi dindirebildi ne de kaybettiğimiz canların acısını hafifletti. Bir gazeteci, bir yazar ama her şeyden önce bu toprakların ekmeğini yiyip suyunu içen bir vatan evladı olarak; o karanlık geceyi her düşündüğümde kalemim öfkeyle bileniyor, yüreğim ise derin bir sızı ve hiç sönmeyen bir korla kavruluyor.

​O gece, bu milletin helal vergileriyle, dişinden tırnağından artırdığı imkânlarla alınan F-16'lar, helikopterler ve tanklar; bu ülkenin kendi meclisine, kendi polisine, kendi vatandaşına doğrultuldu. Kendi milletine silah sıkacak kadar gözü dönmüş, ruhunu ve beynini bir meczubun karanlık emellerine satmış üniformalı hainler, devletin kılcal damarlarına kadar sızmanın verdiği cüretle milli iradeyi gasp etmeye kalkıştılar. Dış mihrakların maşalığını yapan, emperyalist güçlerin uşaklığına soyunan bu FETÖ’cü alçaklar, Türk milletini uysal bir koyun, bu devleti de kolayca ele geçirebilecekleri bir ganimet sandılar.

​Ancak onların o kalleş planlarının, o karanlık odalarda kurdukları sinsi tezgâhların hesap edemediği çok büyük bir güç vardı: Bu milletin damarlarındaki asil kan, sarsılmaz vatan sevdası ve bağımsızlık karakteri. Cumhurbaşkanımızın çağrısıyla sokaklara dökülen milyonlar, ellerinde sadece ay-yıldızlı bayraklarla tankların önüne dikildi. Savaş uçaklarının attığı bombalara göğsünü siper eden, namluların ucuna yalın ayak yürüyen o koca yürekli halk, bu ülkenin sahipsiz olmadığını, bu ezanların dinmeyeceğini ve bu bayrağın asla inmeyeceğini o gece tüm dünyaya bir kez daha ezberletti. O gece yazılan destan, sömürgeci zihniyetin kiralık katillerine karşı verilmiş en büyük tokat, bağımsızlığımızın en gür selasıydı.

Gölbaşı'na Düşen Ateş ve Benim Canım: Kübra Doğanay

​Fakat o geceyi yazmak, sadece zafer çığlıklarını kâğıda dökmek demek değildir. O geceyi yazmak; sinemize saplanan hançerleri, yarım kalan hikâyeleri ve koparılan canları da haykırmaktır. Söz o meşum geceye, hele ki vatan savunmasının en uç kalesi olan Gölbaşı Özel Harekât Daire Başkanlığı’na gelince boğazım düğümleniyor, kelimelerim ateşten birer gömleğe dönüşüyor.

​Gölbaşı, o gece bu vatanın en seçkin, en yiğit evlatlarının cansiperane şekilde göreve koştuğu yerdi. Ve o hainler, karşısına çıkmaya cesaret edemedikleri o yiğitleri, tepelerinden bıraktıkları kalleş bombalarla şehit ettiler. O bombanın düştüğü an, sadece bir bina yıkılmadı; bizim ciğerimiz söküldü, dünyamız başımıza yıkıldı. Çünkü orada, o ateş çemberinin tam ortasında, benim canım arkadaşım, sırdaşım, en samimi dostum Kübra Doğanay vardı.

​Kübra... Yüreği vatan sevdasıyla çarpan, gözlerinde o sarsılmaz inancın ışığı hiç sönmeyen, gencecik, pırıl pırıl bir özel harekât polisiydi. Hayalleri vardı, geleceği vardı, sevdikleri vardı... Ama vatan tehlikeye düştüğünde, o hainlerin karşısına dikilmek için bir saniye bile tereddüt etmedi. Kendi gençliğinden, canından, geleceğinden vazgeçti ama bayrağından, onurundan vazgeçmedi.

​Şimdi soruyorum o köksüz, o vatansız, o satılmış hainlere: Benim gencecik arkadaşımı, Kübra’mı bizden koparırken hiç mi sızlamadı o taşlaşmış kalpleriniz? Kendi vatanınızın evlatlarına bomba yağdırırken, arkasından ağlayacak anaları, babaları, dostları hiç mi düşünmediniz? Sizin o kalleşçe döktüğünüz her damla kan, bizim için bu topraklara bağlılığımızın yemini, sizler için ise ebedi bir lanet halkasıdır. Kübra’mı ve Gölbaşı’nda şehit düşen o 51 yiğidimizi bizden alanlardan hem bu dünyada hukuk önünde hem de mahşer gününde iki elimiz yakalarında olarak hesap soracağız. Onların döktüğü her damla kanın hesabı sorulana kadar bu öfke dinmeyecek, bu kin körelmeyecektir!

​Kübra ve onun gibi yiğitler şahadet şerbetini içerek adlarını tarihe, bu milletin kalbine ve gökyüzüne altın harflerle kazıdılar. Onları katleden o alçaklar ise bugün tarihin en karanlık çöplüğünde, vatansız ve onursuz bir şekilde zillet içinde çürümeye mahkûmdur.

Bu Hesap Mahşere Kalmayacak!

​Bizler nefes aldığımız, elimiz kalem tuttuğumuz sürece; Kübra’nın o asil duruşunu, tertemiz vatan sevgisini ve 15 Temmuz şehitlerimizin aziz hatırasını diri tutacağız. Onların yarım bıraktığı yerden vatan nöbetini bizler kelimelerimizle, fikirlerimizle tutmaya devam edeceğiz. Unutmayacağız, unutturmayacağız! Ne o gece yapılan ihaneti ne de o ihanete göğsünü geren kahramanları...

​15 Temmuz; bir milletin küllerinden yeniden doğuşunun, ihanet şebekelerine karşı okunan tarihi bir meydan okumanın adıdır. Vatanımıza, birliğimize ve geleceğimize göz diken tüm hain odaklara ve onların arkasındaki karanlık güçlere bu sütunlardan bir kez daha sarsılmaz bir inanç ve dinmeyen bir öfkeyle haykırıyorum:

Başaramadınız, başaramayacaksınız! Bu aziz milleti diz çöktüremeyeceksiniz, bu vatanı asla bölemeyeceksiniz!

​Canım arkadaşım Kübra Doğanay ve tüm 15 Temmuz şehitlerimizin aziz ruhları şad, mekânları cennetin başköşesi olsun. Gazilerimize minnetle...