“İlmin üç aşaması vardır: Birinci aşamada kibir vardır, ikinci aşamada tevazu vardır, üçüncü aşamada ise kişi hiçbir şey bilmediğini bilir.”
Bu söz, ilim yolculuğunun özünü anlatan derin bir hakikattir. İnsan öğrenmeye başladığında, eline geçen birkaç bilgi kırıntısını büyük bir hazine zanneder. Birkaç kitap okur, birkaç mesele öğrenir ve kendisini başkalarından üstün görmeye başlar. İşte ilmin ilk imtihanı burada başlar: Kibir...
Oysa Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”
(İsra Suresi, 85)
İnsan ne kadar öğrenirse öğrensin, Allah’ın sonsuz ilmi karşısında bildikleri bir damla bile değildir. Ancak nefs, bu gerçeği kabul etmek istemez. Bildiğini zanneder, hüküm vermeye kalkar, insanları küçümser ve hakikati yalnızca kendisinin gördüğünü sanır.
Fakat ilim yolculuğu devam ettikçe insan fark eder ki her öğrendiği bilgi, bilmediği onlarca kapıyı açmaktadır. İşte bu farkındalık onu tevazuya götürür. Artık konuşurken daha dikkatli, hüküm verirken daha ihtiyatlı olur. Çünkü hakikatin kendisinden çok daha büyük olduğunu anlamaya başlamıştır.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim Allah için tevazu gösterirse Allah onu yükseltir.”
(Müslim)
Gerçek âlimlerin ortak özelliği de budur. Onlar ilimleri arttıkça kibirlenmezler, aksine mahviyetleri artar. Çünkü dağın zirvesine çıkan kişi ufkun ne kadar geniş olduğunu daha iyi görür.
Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur:
“Allah’tan kulları içinde ancak âlimler gereğince korkar.”
(Fatır Suresi, 28)
Buradaki korku, cehaletin korkusu değil; ilahi azamet karşısında duyulan hayret, saygı ve teslimiyettir. Gerçek ilim insanı böbürlenmeye değil, secdeye götürür.
İlmin üçüncü ve en yüksek mertebesine ulaşan kişi ise artık bambaşka bir noktadadır. O, öğrendikçe bilmediklerinin büyüklüğünü görür. Kendisini ilmin sahibi değil, ilmin talebesi olarak görür. Artık “Ben biliyorum” demek yerine “Allah daha iyi bilir” demeyi öğrenmiştir.
Hz. Ebû Bekir’in şu sözü bu makamı ne güzel anlatır:
“Acizliğini idrak etmek de bir idraktir.”
İşte gerçek bilgelik burada başlar. İnsan kendi sınırlarını fark ettiğinde, Rabbine daha çok yönelir. Çünkü bilir ki mutlak ilim yalnızca Allah’a aittir.
Bugün insanlığın en büyük problemlerinden biri cehalet değil, bildiğini zannetmesidir. Birkaç satır okuyarak âlim, birkaç video izleyerek uzman, birkaç haber dinleyerek hakikatin sahibi olduğunu düşünen milyonlar var. Oysa ilim, insanı büyüten değil küçülten; başını kaldıran değil secdeye eğdiren bir nimettir.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmiştir:
Bildiklerimiz bizi kibire mi götürüyor, tevazuya mı?
İnsanları küçümsemeye mi sevk ediyor, yoksa Rabbimizin sonsuz ilmi karşısında hayranlıkla eğilmeye mi?
Çünkü gerçek ilim, çok şey bilmek değil; Allah’ın sonsuz ilmi karşısında ne kadar az bildiğini fark edebilmektir.