İmansızların imanı: Critchley’nin okuması

Normalde gazete köşe yazılarımı kitap analizlerine ayırmam. Çünkü çoğu kitap gündemi takip eder ama çağın ruhunu yakalayamaz. Simon Critchley’nin İmansızların İmanı kitabı ise uzun zamandır zihnimi kurcalayan bir meseleyi şaşırtıcı derecede berrak biçimde toparladı. Son yıllarda gençlerin deistleştiği, ateistleştiği, dinden uzaklaştığı üzerine çok şey söyleniyor. Sayılar konuşuluyor. Araştırmalar yayınlanıyor. Herkes büyük bir çözülmeden bahsediyor. Fakat ben uzun zamandır meselenin bundan daha karmaşık olduğunu düşünüyordum. Critchley’nin kitabını okuyunca o dağınık düşüncelerin daha derli toplu hâlini gördüm.

Çünkü ortada basit bir “inanç kaybı” yok. Daha çok inancın biçim değiştirmesi var.

Batı sosyolojisinde özellikle Talcott Parsons çizgisinde gelişen önemli bir yaklaşım vardır. Modernleşme dinin ortadan kalkmasına yol açmayacaktı. Din daha bireysel, daha parçalı, daha öznel bir hâl alacaktı. İnsan kurumsal dini yapılardan uzaklaşırken anlam arayışını sürdürecekti. Bir süre sonra da bu bireyselleşmiş anlam biçimleri yeni toplumsal ortaklıklar üretecekti. Bugün tam da böyle bir eşikteyiz.

Türkiye’de birçok kişi gençliğe bakınca büyük bir inançsızlık görüyor. Ben aynı tabloya bakınca başka bir şey görüyorum. Gençler metafizik soruları terk etmiyor. Tam tersine o soruların içinde yaşıyorlar. Ölüm, anlam, yalnızlık, aidiyet, görünür olma arzusu, değersizlik korkusu, dijital kalabalık içinde kaybolma hissi… Bunların hepsi aslında dinlerin asırlardır cevap vermeye çalıştığı sorular. Bugünün genci dinlere mesafeli olsa bile “anlam” ihtiyacını reddetmiyor.

Zaten bugünün dijital kültürü başlı başına yarı-dinsel bir yapı gibi çalışıyor. Sosyal medya platformlarına bakın. Ritüeller var. İtiraf kültürü var. Linç var. Günah çıkarma var. Takipçi sayılarıyla oluşan görünmez hiyerarşiler var. Dijital cemaatler var. Hatta dijital azizler bile var. Gençler artık mahalle camisinde değil belki ama Discord sunucularında, Twitch yayınlarında, fandom topluluklarında, oyun evrenlerinde aidiyet arıyor. İnsan kutsalı terk etmiyor. Kutsalın adresi değişiyor.

Critchley’nin en önemli tespiti burada başlıyor zaten. Modern insan “imansız” olabilir ama “inançsız” yaşayamaz. Çünkü insan salt biyolojik bir canlı değil. İnsan anlam üreten bir varlık. Bir şeye bağlanmadan yaşayamıyor. Futbol kulüplerine, ideolojilere, dijital kimliklere, politik figürlere, popüler kültür ikonlarına duyulan yoğun duygusal sadakat tam da bu yüzden ortaya çıkıyor. Modern çağ mabedi boşalttı ama yerine ekranı koydu.

Bugünün gençliği de tam bu geçişin ortasında yaşıyor. Bir tarafta geleneksel din diline yabancılaşma var. Diğer tarafta korkunç bir manevi açlık. Bu yüzden gençler bir gün nihilist içerikler izliyor, ertesi gün stoacılık videoları tüketiyor. Bir yandan “hiçbir şeyin anlamı yok” diyorlar, diğer yandan gece üçte Jung alıntıları paylaşıyorlar. Astrolojiye yönelenler de aynı boşluğu doldurmaya çalışıyor. Biohacking akımları, kişisel gelişim kültleri, dijital motivasyon guruları, mindfulness furyası… Bunların büyük kısmı modern insanın parçalanmış metafiziğinin belirtileri.

Critchley’nin kitabı bu yüzden önemli. Çünkü meseleyi kaba bir “dindar-dinsiz” ayrımına sıkıştırmıyor. Daha derine iniyor. İnsan neden inanma ihtiyacı hisseder sorusunu soruyor ve çok sarsıcı bir cevap veriyor: İnsan bir şeye sadık kalmadan yaşayamaz. İnanç burada metafizik bir formül olmaktan çıkıyor. Bir bağlılık biçimine dönüşüyor. Hiçbir garantin yokken verdiğin söz hâline geliyor.

Türkiye’de uzun süredir iki büyük hata yapılıyor. Bir kesim gençliğin tamamen sekülerleştiğini düşünüyor. Başka bir kesim ise gençlerin geleneksel kalıplara geri döneceğini sanıyor. Oysa yeni kuşak ikisinin de dışında bir yerde duruyor. Daha parçalı. Daha bireysel. Daha duygusal. Daha kırılgan. Fakat aynı zamanda yoğun biçimde anlam arayan bir kuşak bu.

Çevrimiçi oyun oynarken kurduğu klan/takım aidiyetinde de o arayış var. K-pop fandomunda da var. Filistin yürüyüşünde de var. Ekolojik aktivizmde de var. Anonim internet topluluklarında da var. İnsan topluluk kurmadan yaşayamaz. İnsan anlam üretmeden nefes alamaz. Modern çağın büyük yanılgısı insanı ekonomik bir varlığa indirgemesi oldu. Oysa insan biraz da inandığı hikâyedir.

Critchley’nin kitabını bitirdiğimde zihnimde kalan şey tam olarak buydu. Bugün gençler büyük ihtimalle eski kuşaklar gibi inanmayacak. Fakat bu onların inançsız olduğu anlamına gelmiyor. Belki de ilk kez tarihte insanlar mabetsiz bir maneviyatın içinde yaşamaya çalışıyor. Sorun şu ki mabedi kaybeden insanın yerine algoritmalar konuşmaya başladı. Algoritmalar insana hakikat vermiyor bağımlılık veriyor.

Çağımızın en büyük krizi ateizm olmayabilir. Daha derin bir şey yaşıyoruz. Ne uğruna yaşadığını unutmuş insanlığın krizi.