“İnkârcılar gibi olmayın!”

Müminin hayatının tamamını kuşatan İlahi uyarı

Kur’ân-ı Kerîm’de bazı ayetler vardır ki yalnızca belirli bir olayı anlatmaz; aynı zamanda müminin bütün hayatına yön veren büyük bir ilkeyi ortaya koyar. Âl-i İmrân sûresinde yer alan şu ayet de böyledir:

“Ey iman edenler! Sizler, sefere çıkan veya savaşa giren kardeşleri hakkında –Allah sonunda bunu kalplerinde bir hasret acısı kılsın diye– ‘Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi’ diyen inkârcılar gibi olmayın. Hayat veren de öldüren de Allah’tır. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Âl-i İmrân, 156)

Ayet ilk bakışta savaşla ilgili bir durumu anlatıyor gibi görünür. Münafıklar ve inkârcılar, savaşa giden müminler şehit olunca kaderi inkâr edercesine “Yanımızda olsalardı ölmezlerdi” diyorlardı. Kur’ân ise bu düşünceyi kesin bir dille reddediyor ve hayatın da ölümün de Allah’ın takdiri olduğunu hatırlatıyor.

Ancak burada verilen mesaj sadece savaşla sınırlı değildir. Ayette bir benzetme yapılmakta ve müminlere açık bir uyarı yöneltilmektedir: İnkârcılar gibi olmayın. Bu ifade aslında müminin hayatının bütün alanlarını kapsayan bir ilkedir. Çünkü iman sadece kalpte taşınan bir inanç değildir; düşünceden davranışa, ticaretten siyasete, ahlaktan giyim kuşama kadar hayatın tamamını şekillendiren bir duruştur.

Kur’ân başka bir ayette de Müslümanların kimliklerini korumaları gerektiğini hatırlatır: “Yahudiler ve Hristiyanlar kendi dinlerine uymadıkça senden asla razı olmazlar.” (Bakara, 120). Bu ayet bize çok açık bir hakikati öğretir: Kimliğini korumayan toplumlar zamanla başkalarının düşünce kalıpları içinde erir ve kendi değerlerini kaybeder. Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri de budur. Siyasette onların aklıyla düşünmek, ticarette onların ahlakıyla hareket etmek, giyimde onların ölçülerini esas almak ve dünyaya onların bakış açısıyla bakmak… Kur’ân’ın uyarısı tam da burada devreye girer: İnkârcılar gibi olmayın.

Sevgili Peygamberimiz de ümmetini bu tehlike konusunda asırlar öncesinden uyarmıştır. “Sizden öncekilerin yolunu karış karış, adım adım takip edeceksiniz. Hatta onlar bir keler deliğine girseler siz de gireceksiniz.” Sahabiler “Yahudi ve Hristiyanları mı kastediyorsun?” diye sorunca Peygamberimiz “Ya kimi kast edecektim?” buyurmuştur. (Buhârî, Müslim)

Bu hadis, ümmetin taklit hastalığına düşebileceğini açıkça haber vermektedir. Oysa müminin görevi başkalarını taklit etmek değil, insanlığa örnek olmaktır. Bir zamanlar adaletin, ilmin ve ahlakın öncüsü olan bir ümmetin bugün başkalarının değerlerini taklit eder hâle gelmesi üzerinde ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Siyaset de bu uyarının dışında değildir. Mümin için siyaset güç ve menfaat kavgası değil, emanet ve sorumluluk alanıdır. Kur’ân şöyle buyurur: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 58). Bu ayet siyaset anlayışının temelini ortaya koyar. Adaletin olmadığı bir yönetim, ne kadar güçlü görünürse görünsün hakikat ölçüsünde değer taşımaz. Mümin siyaset anlayışı çıkar değil adalet merkezlidir.

Ticaret de mümin kimliğinin en açık şekilde ortaya çıktığı alanlardan biridir. Çünkü ticarette kul hakkı vardır. Kur’ân bu konuda sert bir uyarıda bulunur: “Ölçü ve tartıyı eksik yapanların vay haline!” (Mutaffifîn, 1). Peygamber Efendimiz ise dürüst ticaretin değerini şu sözlerle ifade etmiştir: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet günü peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizî). Bugün piyasalarda görülen fırsatçılık, hile ve vicdansızlık mümin ahlakıyla bağdaşmaz. Müslüman için kazançtan önce helal olmak esastır.

Giyim kuşam meselesi de basit bir tercih değildir; bir kimlik göstergesidir. Peygamber Efendimiz “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd) buyurarak müminlerin körü körüne benzeşme tuzağına düşmemeleri gerektiğini bildirmiştir. Bu benzemek yalnızca kıyafetle sınırlı değildir; aynı zamanda kültür, değer ve yaşam biçimiyle de ilgilidir. Müslümanın hayatında vakar, haya ve ölçü vardır.

Belki de en tehlikeli benzeşme düşüncede yaşanandır. Çünkü düşünce değiştiğinde hayatın yönü de değişir. Kur’ân bu gerçeği şöyle ifade eder: “Allah bir toplumu onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d, 11). Eğer bir toplum dünyaya başkalarının bakış açısıyla bakmaya başlarsa, zamanla onların değerlerini de benimsemeye başlar. Bu yüzden mümin zihni Kur’ân ile şekillenmeli, ölçüsünü vahiyden almalıdır.

Âl-i İmrân sûresindeki ayet bize çok önemli bir hakikati de hatırlatır: Hayatı veren de öldüren de Allah’tır. Bu gerçeği unutan toplumlar korku ve çıkar üzerine kurulu bir hayat yaşar. Oysa mümin bilir ki kader Allah’ın elindedir. Kur’ân bu teslimiyeti şöyle ifade eder: “De ki: Bizim başımıza Allah’ın bizim için yazdığından başkası gelmez.” (Tevbe, 51).

İşte bu iman insanı özgür kılar. Çünkü kaderine iman eden bir mümin ne ölüm korkusuyla zillete düşer ne de dünya menfaati için değerlerini satar.

Bugün ümmetin en büyük ihtiyacı kimliğini yeniden hatırlamaktır. Kur’ân’ın çağrısı açık ve nettir: İnkârcılar gibi olmayın. Onlar gibi düşünmeyin, onlar gibi yaşamayın, onların değerlerini ölçü kabul etmeyin. Müminin yolu başkalarının izinden yürümek değil, peygamberlerin yolunu takip etmektir.

Tarih bize açık bir hakikati öğretir: Bir toplum başkalarına benzediği ölçüde kimliğini kaybeder; Kur’ân’a döndüğü ölçüde yeniden dirilir. İzzet de kurtuluş da ancak Allah’ın kitabına ve Peygamber’in yoluna sarılmakla mümkündür. Bugün yapılması gereken şey açıktır: Özümüze dönmek, Kur’ân’a dönmek ve Peygamber’in yoluna dönmek. Çünkü gerçek izzet ve kurtuluş yalnızca bu yoldadır.