İnsanın Kullanım Değeri

Öncelikle belirtelim ki insan ile beşerin tamamen aynı olduklarını söylemiyoruz ama her yönüyle aynı olduklarını da iddia etmiyoruz. Çünkü beşer insanın doğal yapısına; cildine, görünüşüne tekabül eder.

Bütün peygamberlerin bütün insanlarla ortak özellikleri “beşer” olmalarıdır. Zira Allah’ın sorumlu ve muhatap kabul ettiği varlık türü olan insanın biyolojik yönü itibariyle, anatomisi ve fiziği ile birbirinden ayrılığı, farklılığı bulunmamaktadır. Ancak sıra “insan”lık hususuna gelince erdem ve fazilet, ahlak ve değer gibi ulvî hasletler bunun olmazsa olmazlarıdır.

İnsan için Mekasıd-ı Luğa’da geçtiği şekliyle, “vahşiliği terk eden” diyenler olduğu gibi onun yaratılış gayesi, donatıları ve kabiliyetleri açısından rahmetli Aliya İzzet Begoviç gibi, “İnsan, bütün ilimlerin hakkında söylediklerinden daha fazlasıdır.” diyenler de vardır. Burada insanın lugavî ya da sözlük anlamlarına takılmayacağız çünkü Arap dilinde insanın anlamı ile mesela İngilizlerin dilinde insan anlamına gelen “human” aynı anlamlar taşımayabiliyor. Keza Fransız, Alman, Hint ya da İspanyolca veya Rusça’da insan kelimesi Arap dilindeki anlamı vermeyebilir.

Bununla birlikte son Peygamber’in (Muhammed Mustafa sav) Arapça konuşan biri olmasının ilahî bir tercih olduğuna inanıyorum. Kur’an-ı Mubin’in sözleriyle bu dilin anlam dünyasında “yüzmesi” İlahî bir tercih, bir seçmedir ki Allah asla boş bir şey yapmaz.

Demem o ki insanın nisyandan mı yoksa ünsiyetten mi neşet ettiği dinimizi anlamamızda belirleyici olmasa da anlam itibariyle insana insan denmesinin bütünüyle rastgele olmadığı da kabulümüzdür.

Kesin diyebileceğimiz o ki beşeriyet için zirve insandır yani beşer kendini aşar ise en yüksek makamı insan olmaktır. Anlayacağınız insan, onun ahlakî, manevî yönüne, yani insanın kevnî (doğa) yasalarla mukayyed olmayan mana yönüne, akıl yönüne aittir. Bu manevî yön sebebiyle insan yaratılışındaki üstün donatılarla “mükerrem”dir. Yüce Yaradan’ın insan hakkındaki takdiri böyledir.

İnsaniyet için zirve Hz. Muhammed’dir (sav). İnsan ile zirve şahsiyet arasında var olan mertebeler hakkında ne söylersek söyleyelim eksik kalır. Zira Hz. Muhammed ile son insan arasında yaratılan insan adedi kadar mertebe bulunur.

Yüce Yaratıcı her bir şeyi ayrı ayrı hikmetlerle yaratmış, hikmete uygun yerleştirmiş ve her şey hikmetle varlığını sürdürmektedir. Ancak insanoğlu Allah’tan olan bu hikmeti göz ardı edince kendi varlığını da anlamsızlığa sürükledi. Halifelik gibi bir mertebeyi hiçe sayan insan kaybetmeyip ne yapacaktı? Anlayacağınız asıl kaybeden hep kendisi oldu ve o artık Allah’ın halifesi olma payesini, haz ve lezzetlerinden yararlanacağı tabiatın efendisi olmayla değiştirdi. Bu yeni insan/bilinç artık: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunu işitebilir mi? O çağrının yankısı, teknolojinin, ideolojinin ve tüketimin gürültüsüyle bastırılmış bulunuyor. Modern ve medeni(!) insan artık “Allah nerede?” diye de sormaz çünkü insan “Ben kimim?” sorusunu bile hatırlamıyor. Bundan âlâ kayıp görülmemiştir.

Demem o ki, modern insanın en büyük krizi, Tanrı’ya değil, varlığa yabancılaşmasıdır. Çünkü Allah, varlıkla birlikte bilinir; O’nun tecellîsi, varlıkta açılır. Heidegger’in ifadesiyle, modern çağ “Varlığın unutuluşu” çağıdır. Bu insan artık varlığın anlamını sormaz, yalnızca kullanım değerini hesaplar yani insan tüketme üzerine kurulu bir anlamsızlık girdabında debeleniyor. Oysa Elest’te verilen o muhteşem cevap silinemez bir kayıttır. Ne kadar unutsak da, silinmez bir kayıtla varlığın içinde bulunan o yankı hâlâ dolaşır ta ki modern-beşer yeniden insanlığını hatırlayabilsin. Ama insanlık ailesi bu unutuluştan kurtulmuyor, kurtulmak istemiyor. İçinde bulunduğu ayartıcı, sahte ışıldamalardan memnun görünüyor ya da öyle görünmeyi tercih ediyor. Dikkat ettiğimizde sanki burada insanın tekrar “beşer”e rücu ettiğini görebiliyoruz: Modern-beşer…

İşte bu, Elest bezmindeki “şahitlik bilincinin” sönmesidir. İnsan artık şahid değil, seyircidir, bununla yetinmez bir de beğenilmek için seyredilmeyi isteyendir. Seyredilmek için de maskaralıkların maskarası olur. Bu durumda da varlık, Tanrı’nın kelamı, sözü olmaktan çıkar; nesneleşir. Ve böylece insan, kendini de nesneleştirir: kimliğini, ruhunu, hatta duasını bile pazara sürer.

Acaba diyorum Yunus’un “İmanı yağmaya verdik” dediği yoksa bu muydu?