İran’da Meydanlar, İsrail’de Sığınaklar

Dünya uzun zamandır büyük bir yalanın konforunda yaşıyor. Sınırların anlamsızlaştığı, herkesin istediği yerde yaşayabileceği bir çağda olduğuna inandırıldı.
Ama bu bir gerçeklik değil, bir anlatıdır.
İnsan her yerde yaşayabilir belki ama her yere ait olamaz.
"Param varsa her yerde yaşarım, pasaportumla gider hayat kurarım"
Bu cümle dünyanın en büyük yanılsamasıdır. Özgürlük gibi sunulur, ama aslında köksüzlüğün yeni adıdır.
Çünkü insan sadece bulunduğu yerde değil, ait olduğu yerde ayakta kalır. Aidiyet, konfor zamanında fark edilmeyen, sarsıntı anında insanı ele veren gerçektir.
Bugün Batı’nın en temel yanılgısı da tam burada başlıyor. Kendi insanını yüksek konfor alanlarıyla ayakta tutabileceğini sanır. Refahı bir aidiyet yerine koyar. Tüketimi bir bağlılık biçimi haline getirir. Bunu çoğu zaman, tarih boyunca dünyanın farklı coğrafyalarından, medeniyetlerden ve toplumlardan çaldığı kaynaklarla yapar.
Ama konfor, aidiyetin yerine geçmez.
Çünkü medeniyet sadece üretim değil, aynı zamanda kök meselesidir.
İran’da yaşanan kırk günlük süreç, sadece bir savaş ya da siyasal kriz değildi. Bir toplumun kendi varlığıyla kurduğu bağın kriz anında nasıl harekete geçtiğinin sahaya yansımasıydı.
Enerji tesislerinin etrafında kenetlenen insanlar, köprülerde el ele yürüyen kalabalıklar, meydanlara akan kitleler. Görüntüler bize bir şeyi söylüyor. İnsan sadece yönetimle değil, ait olduğu yerle bağ kurar.
Bu kalabalığın içinde tek bir kimlik yoktu. Sadece rejim yanlıları değil, sadece belli bir yaşam tarzına sahip olanlar değil. Daha seküler hayat yaşayanlar, açık giyimli kadınlar, muhalifler, sanatçılar. Hatta yurt dışında yaşayan ve hayatını başka bir ülkede kurmuş insanların geri dönme refleksi.
İngiltere’deki düzenini bırakıp "ülkem için geldim" diyen gençler.
Aidiyet ideolojinin de, yaşam tarzının da, konforun da üzerindedir.
O yüzden anlaşılamayan şey şudur. İran gibi coğrafyalarda "rejim çöker, içeriden ayaklanma olur, sistem dağılır" varsayımıyla kurulan bütün okumalar, bu toprakların kodlarını halâ anlamadıklarını gösterir. İran’ın da Türkiye’nin de tarih, medeniyet ve vatan eksenindeki kodları birbirine çok yakındır, hatta aynıdır. Beslendiği damar aynıdır. Bu yüzden İran’ın füzeleri İsrail’e yöneldiğinde Siyonistler sığınaklara koşarken, İsrail’in saldırıları karşısında İranlılar meydanlara akmaktadır. Çünkü biri korkunun, diğeri aidiyetin refleksini üretir.
Çünkü vatan sadece bir yönetim biçimi değildir. Vatan, hafızadır, zamandır, tarihtir, medeniyettir. İnsanın kendini tanıdığı zemindir.
Kriz anlarında ideolojiler geri çekilir, kökler konuşur. Kök, bir metafor değil, bir varoluş gerçeğidir. Bir dile, bir toprağa, bir geçmişe uzanan görünmez bağdır.
Evrensel düşünmek başka şeydir, köksüz olmak başka. Köksüzlük, evrensellik değil, savrulmadır.
Bugün "sınırlar anlamsızlaştı" diyen söylem özgürlük dili gibi görünür. Ama derininde yerinden edilme vardır.
İnsan artık "küresel birey" olarak tanımlanır. Ama bu tanım çoğu zaman insanı topraktan koparıp ekonomik bir dolaşım nesnesine indirger.
Oysa gerçek tam tersidir. Kökü olmayanın yönü olmaz. Aidiyeti zayıf olanın direnci olmaz.
Son yıllarda çok net bir gerçek daha ortaya çıktı. İyi üniversitelerden mezun olmuş, güçlü bölümler okumuş bazı kişiler yurt dışına gidiyor. Daha iyi imkânlar, daha yüksek gelir, daha düzenli sistemler.
Ama buna rağmen ciddi bir tutunamama hali ortaya çıkıyor.
Çünkü mesele para değildir. Mesele sistem değildir. Mesele köktür.
Gidilen yerde her şey olabilir düzen, refah, imkân. Ama "ait olma hissi" yoksa insan oraya yerleşemez.
Bu yüzden birçok insan, bütün imkânlara rağmen geri dönüyor.
Çünkü insan sadece yaşadığı yere değil, ait olduğu yere döner.
Bir yerle kurulan bağ ekonomiyle açıklanamaz.
Eğer bağ sadece ekonomi üzerinden kuruluyorsa, ekonomi değiştiğinde dağılır.
Ama kök, bunların dışındadır.
Devletler değişir. Sistemler dönüşür. İktidarlar gelir gider. Ama vatan, bunların üstünde ayrı bir katmandır.
İnsan bir yere sadece yaşamak için değil, anlam kurmak için bağlanır.
Bu yüzden aidiyet bir tercih değil, bir varoluş zorunluluğudur.
Anadolu’nun hafızasında vatan sadece bir toprak parçası değildir. Bir uğruna yaşanan olduğu kadar, gerektiğinde uğruna bedel ödenen bir anlamdır.
Bu yüzden askere giden gencin eline kına yakılır. Bu, sadece bir ritüel değil, bir teslimiyetin, bir emanet bilincinin sembolüdür. Bir babanın şehit oğlunun başında gözyaşıyla "vatan sağ olsun" demesi, acının inkârı değil, aidiyetin en yalın ifadesidir.
Anadolu insanı vatanı, inançla, tarihsel hafızayla ve kültürel kodlarla birlikte düşünür. Şehitlik kavramı da bu bütünlüğün içinde bir anlamın devamıdır.
Çünkü bu coğrafya şunu çok erken öğrenmiştir. Vatansızlık sadece coğrafyasızlık değildir, kimliksizliktir, köksüzlüktür, savrulmadır.
Bu yüzden vatan, yalnızca siyasi bir sınır değil, ruhun tutunduğu bir zemindir.
Medeniyet aidiyet, hafıza ve süreklilik meselesidir.
Bir yerde ekonomi olabilir, refah olabilir, sistemler kurulabilir. Ama bunlar tek başına kök üretmez.
İnsan sadece yaşadığı yere mi aittir, yoksa anlam kurduğu yere mi?
Çünkü bağ sadece ekonomiyle kuruluyorsa, ekonomi çöktüğünde çözülür. Ama kök, daha derin bir zemine dayanır.
Devletler değişir, sistemler dönüşür, iktidarlar gelir gider. Ama vatan, bunların üstünde ayrı bir katmandır.
Bugün Batı’nın dayattığı en büyük yanılsama şudur. "Her yerde yaşayabilen insan özgür insandır."
Her yerde yaşayabilen insan, çoğu zaman hiçbir yere ait olmayan insandır. Hiçbir yere ait olmayan insan ise ilk sarsıntıda savrulur.
Sistem çöktüğünde insan ortada kalır. Gidecek yeri vardır ama duracak yeri yoktur.
Para her yerde harcanır. Pasaport her yerde geçer. Ama kök hiçbir yerde satın alınamaz.
Vatan, kredi kartının geçmediği yerdir.