İslam Vesayeti Reddeden Sivil Bir Dindir

0

İslam dinini diğer dinlerden ayıran tarafı yeryüzünde tartışmaz bir otoriteyi kabul etmemiş olmasıdır.

Şöyle ki: İslam dininde örneğin Hıristiyanlıktaki gibi konsüller tarafından neyin doğru neyin yanlış; neyin nasıl anlaşılacağını veya yorumlanacağını; neyin sahih, neyin sapkın olduğunu saptayan, nihai karara bağlayan bir yapı, sınıf veya kişi yoktur.

Ortada Kur'an ve kimine göre artı sünnet metni vardır. Bu metinden "akl-ı selim" ile bakan herkes "doğru İslam"ı bulabilir.

Bunun dışında bir saptama, belirleme ve din dışı ilan etme yetkisine sahip bir tür "ruhban sınıfı" kimse yoktur.

Hatta Peygamber zamanında bile biliyoruz ki peygamber kimi konularda karar verince bu görüşün kendi görüşü mü yoksa vahiy kaynaklı İlahi görüş mü olduğunu belirtme ihtiyacı hissetmiştir. Bu haberin sahih olmadığını varsaysak bile Peygamberin hadisleri dahil onları yorumlamanın nihai otoritesi olmadığından her mü'min teorik olarak yorumlama ve yapılan yoruma itiraz etme hakkına sahiptir. Yeter ki rasyonel bir gerekçesi ve makul bir delili olsun.

Bu durumda İslam dininin ruhunda otoriter yapıyı değil demokratik yapıyı besleyen bir anlayışın yer aldığını söylemek mümkündür.

Başta Şiilik ve Sünnilik anlayışlarıyla "ümmet"i kontrol etmek isteyen bir tür otorite kurulmaya çalışılmış kimi zaman başarılı olmuştur. Bireyler hilafet, "icma" ve "ümmet" kavramlarıyla kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Şia Cafer-i Sadık'a kadar ümmeti "ehl-i beyt"in yorumdaki otoritesiyle etki altına almaya çalışılmıştır. Ancak daha sonra ehl-i sünnet anlayışıyla buna karşı çıkılmıştır. Bu iki ekol aslında salt epistemolojik ayrımlardan çok siyasal paradigmanın oluşturduğu dini epistemoloji ve yaşam tarzlarıdır. Bütün tarih boyunca siyasal kavgalara zemin hazırlamaları bu iki ekolün dini anlayış ve yorumlama farkından öte bir şey olduğunu gösterir. Ruhban sınıfı ve konsüllerin olmaması aslında İslam dini açısından son derece önemli bir ayrıcalıktır. Bu durum İslam dinini ve mü'minleri sivil yapıya uyumlu yapar. Ancak buna rağmen peygamberin ölümünden sonra siyasal tartışmaların etkisiyle hızlı bir şekilde din tekelleştirilmiş ve her yerden bir şekilde vesayet sistemi oluşturulmuştur.

Ruhbanlığı ve Allah adına her türlü vesayeti reddeden dinin bu yolla gasp edildiğine, epistemolojik vesayet altına alındığına tarihte tanık oluyoruz.

Demokrasinin ruhuna uygun bir sosyal yapı ancak bireylerin bağımsız karar verme durumlarında mümkündür. Bireylerin her hangi bir şekilde vesayet altına alındığı bir toplumda özgür irade ile alınmış kararlardan söz edemeyiz.

Bu kuralsızlık hali değildir. Kuralların yorumlanışını ve nasıl yaşanacağını insanlara bırakmak özel yaşam ve vicdani kanaat dahil hepsi kontrol altına alınacağından öyle bir durumda insanların kurallara tedbiren mi uydukları yoksa onları içselleştirdiklerini anlamamız imkansız hale gelir.

Belki denilebilir ki kurallara uyduktan sonra insanların kuralları benimseyip benimsemediklerini neden önemseyelim ki? Kuralları benimsemek şunun için önemlidir: Eğer insanlar polisiye tedbirlerden dolayı kurallara uyuyor ise onların içtenlikle ve ahlaklılıkla adil olmalarını bekleyemeyiz.

Tedbiren etik davranmak her zaman daha çok polis devletinin güçlenmesine yol açacaktır. O nedenle onların içtenlikle temel kurallara uyması önemlidir.

Ruhbanlık ve konsül yönetiminin olmayışı hepten avantaj değil tabi ki. İhtilafların sonucunda kavgayı kesecek bir otoritenin olmaması mezhep savaşlarının ilelebet sürmesine neden olabilir. Nitekim Müslüman halkların sürekli din üzerinden iktidar savaşları sürdürüyor olmalarının altında bu otorite yoksulluğu yatmaktadır. İktidar başarısını elinde bulunduranlar "hak mezhep" ve "hak yol" olarak nitelendirilmiş. Yenik düşünler de "batıl mezhep" ve"batıl yol" olarak konumlandırılmıştır. Bu durum her iki büyük İslami yorum olan Şiilik ve Sünnilik için böyle iken bu mezheplerin alt kolları arasında da durum benzer şekildedir.

Bu sonsuz kavgayı gidermenin iki yolu vardır. Ya dinin toplumdaki etkisi ve kabulü azalacak öyle kavga bitecektir. Ya da dinin sivil algısı sağlanmış olacaktır. Yani dini siyasal alanda etkin güç olarak kullanma eğiliminin azalması gerekir. Aksi durumda mezheplerin ve anlayışların da etkin güç olarak kullanılmasının önüne geçilemez. Toplum dindarlaştıkça hangi dini algının ve anlayışın, mezhep veya fraksiyonun hak diğerinin batıl olduğu tartışmasından kaynaklanan çatışmalar bitmeyecektir. Toplumun dindarlığı ahlaki fazilet ve erdem üzerinden olursa din kavgaya ve çatışmaya neden olan bir araca dönüşmekten kurtulmuş olacaktır.