Değerli okurlarım Gazze sadece ümmetin değil insanlığın turnusolu.
Sarı gavurun Gazze kasabı ile geçen hafta yaptığı görüşmede neler konuşuldu bilmiyorum. Ancak Gazze barış kurulu ateşkesin ikinci aşamasına geçiş için yol haritasını gecikmeli de olsa paylaşarak yeni bir adım attığına göre bu konu ağırlıklı görüşülmüş ve Gazze kasabına baskı da yapılarak zorla dikte ettirilmiş olmalı.
Hafta başında Kudüs konulu bakanlar toplantısına katılan dışişleri bakanımızın Ürdün’de yaptığı açıklamadan da anlıyoruz ki İsrail Gazze ateşkesine ayak diretiyor.
Ürdün’de açıklamalarda bulunan dışişleri bakanımızın kırmızı çizgimizdir dediği Kudüs’le ilgili açıklamasını ben önemsedim.
Gazze kasabı, Katar ve Türk askerinin barış gücünde olmasına karşı çıkıyor. Toplantıdagündem olan bu konu ile ilgili Dışişleri bakanımızın açıklamalarını manidar bulduğumu söylemeliyim.
Cumhurbaşkanımızın dün gerçekleştirdiği günübirlik Suudi Arabistan ziyaretinin ağırlıklı sebebinin de bu mesele olduğunu düşünüyorum.
Trump’a ve Gazze kasabına hiçbir konuda güvenilmeyeceğini sade ben değil nerede ise tüm dünya biliyor.
Katil Netanyahu barış umudu ile atılan bu hayırlı adımı da inkıtaya uğratmak için her türlü engeli koyarak seçim gününe kadar saldırılarına devam edecek.
Gazze soykırımı ile mazlum halka kan kusturmaktan da geri durmayacak.
Cumhurbaşkanımız “İsrail güçten anlar “diye boşuna söylemiyor. Eninde sonunda belasını bu necip milletten bulacaklarına tüm kalbimle inanıyorum.
Gazze’nin geleceği üzerine yapılan her plan, önce şu soruya cevap vermelidir: Filistin halkı kendi geleceğini belirleme hakkına sahip midir, değil midir? Eğer cevap “evet” ise, bu hakkın kullanılmasını fiilen engelleyen her girişim engellenmeli ve cezasız bırakılmamalıdır.
Tarihin akışı içinde halkların iradesini bastırarak kalıcı istikrar sağlayabilen örnekler bulmak gayrı mümkün.
Güç dengeleri değişebilir, sınırlar yeniden çizilebilir; fakat meşruiyet, ancak yönetilenlerin rızasıyla oluşur. Bu nedenle Gazze’de kurulacak herhangi bir yönetim modelinin başarısı, dış aktörlerin onayından çok halkın güvenini kazanmasına bağlıdır.
Tarih boyu dedelerimiz kendi yönetim modellerini bir üstünlük aracı değil, inancı gereği ağır bir emanet olarak görmüştür.
Emanet; ehliyet, adalet ve hesap verebilirlik ister. Bir toplumun kaderinin, o toplumun iradesi dikkate alınmadan şekillendirilmesi, sadece siyasi değil ahlaki bir sorundur ve sonucu da hüsrandır.
Adaletin olmadığı yerde güvenlik kırılgandır; hakkın gözetilmediği yerde ise barış, yalnızca kısa bir ateşkesten ibaret kalır.
1948 yılında bir oldu bitti ile Orta-Doğu’nun kalbine bıçak gibi saplanan İsrail ,o günden bugüne İngiltere ve ABD’nin şımarık çocuğu muamelesi ile korundu kollandı.
Ortadoğu ve Filistin topraklarında İsrail’in işlediği cinayetler örtbas edilemez boyutlara gelince insanlık vicdanı uyandı ve tüm dünyada şehir meydanlarını dolduran halkların kıyamına daha fazla direnemeyen yöneticiler bu katliama sessiz kalamadılar.
Cumhurbaşkanımızın içerde ve dışarda nerede ise hergün, İsrail’in işlediği cinayetlerle ilgili gündem oluşturması ve susan dilsiz şeytanlara seslenmesini tarih kitapları şerefle yazacaktır.
İsrail’in mazlum halka uyguladığı soykırımın da sonlanmasına açılmış yeni bir kapı gibi gördüm.
Cami avlusuna bevleden İsrail, kınanma, BM kararları, insanlık gibi evrensel duruşlardan hiç ama hiç etkilenmediği tüm gerçekleri ile açık ve net.
Cumhurbaşkanımız; Suriye, Libya, Azarbaycan tutum ve davranışlarında haklı olduğu gibi İsrail konusunda da haklı çıkacak. İsrail sadece güçten anlar.
Sağlık ve mutluluk dileklerimle.