geceleri çok seviyorum.
gündüzün telaşı çekiliyor. insanların sesleri azalıyor. şehir kendi içine çekiliyor. gün boyunca üzerimize yapışan gürültü, gece olunca yavaş yavaş üzerimizden dökülüyor.
insan kendiyle kalıyor.
sessizlikle.
Turhal'dayım.
gündüzleri yetişilmesi gereken işler, konuşmalar, telefonlar arasında geçiyor zaman. gece olunca bütün bunlar kıyıda kalıyor. sanki gündüzün kalabalığından bir adım dışarı çıkıyorum.
gökyüzüne bakıyorum.
geceye bakıyorum.
tabiatın aslında hiç susmadığını fark ediyorum.
biz susunca duyulmaya başlıyor.
bir yaprağın hışırtısı, uzaklardan gelen bir ses, gecenin serinliği, gökyüzündeki yıldızlar.
gündüzün telaşı içinde önümüzden geçen bir hakikat, gece sessizliğinde kendini yeniden gösteriyor.
işte böyle gecelerde Sezai Karakoç eşlik ediyor ruhuma.
Mona Rosa.
Alın Yazısı Saati Kudüs
Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine.
aslında şiir dinlemiyorum.
bir yolculuğa çıkıyorum.
bir mısra beni çocukluğuma götürüyor, bir başka mısra Kudüs’e, bir başkası yıllardır kapısını çalmadığım bir odaya.
insan bazen kendisinden uzaklaşmak için değil, kendisine dönebilmek için yalnız kalıyor.
benim gecelerim biraz böyle.
yalnızlık, kimsesizlik olmaktan çıkıyor.
bir muhasebeye dönüşüyor.
gündüz insan başkalarıyla konuşuyor.
gece kendiyle.
Sezai Karakoç’un "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" şiirine gelince, şiirin daha ilk cümlesi insanın içine dokunuyor.
“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin.”
İnsan bazen sürgünlüğün bir ülkeden değil, kendi hakikatinden olabileceğini düşünüyor.
kalbinden.
vicdanından.
duasından.
Rabbinden.
sonra o çağrı geliyor.
“Uzatma dünya sürgünümü benim.”
Karakoç’un şiirindeki sürgünlük yalnızca bir coğrafyanın acısı değil. Bir medeniyetin hafızası, bir insanın gurbeti, bir kalbin aslına dönme arzusu.
Kudüs.
"Ey çağdaş Kudüs."
Kudüs yalnızca bir şehir değil.
bir yön.
bir hafıza.
bir yara.
bir medeniyet.
bir dua.
insan Kudüs’ü düşünürken ister istemez kendisini de düşünmeye başlıyor.
hangi hakikatin üzerini gündelik hayatın gürültüsüyle örttüm?
neyi unuttum?
neye alıştım?
hangi acının karşısında duyarsızlaştım?
Karakoç’un şiiri beni ufka doğru götürüyor.
sonra İsmet Özel geliyor.
gecenin rengi değişiyor.
Karakoç ufku açarken Özel insanın karşısına bir ayna koyuyor.
Amentü.
Münacaat.
Amentü’de "İnsan / eşref-i mahlûkattır, derdi babam" diye başlayan o hesaplaşma, insanın kendisine sorması gereken sorulara kadar uzanıyor.
insan nedir?
neye inanır?
neyi hayatına taşıyabilir?
inandığı şeyle yaşadığı hayat arasında ne kadar mesafe vardır?
İsmet Özel’in şiirinde beni yakalayan taraf biraz da bu.
rahat bırakmıyor.
soruyor.
sarsıyor.
insanı kendi sözleriyle karşı karşıya getiriyor.
gündüz insan kendisini başkalarına anlatabiliyor.
gece kendisine anlatamıyor.
çünkü gece mazeretleri azaltıyor.
Münacaat’ın o yakarışı geliyor sonra.
"Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı…"
kırk yedi yaşında insan, yirmi yaşındaki insan değil.
bunu artık biliyorum.
insan yaş aldıkça bazı şeylerin ne kadar küçük olduğunu anlıyor. Bir zamanlar çok önem verdiği meselelerin bugün adını bile hatırlamıyor.
bir zamanlar küçük gördüğü şeylerin ise hayatın en kıymetli tarafları olduğunu fark ediyor.
annemin duası.
sabah ezanı.
bir bardak çayın sessizliği.
gece gökyüzüne bakabilmek.
kimseye bir şey anlatmadan Allah’a dua edebilmek.
belki yaş almak biraz da budur.
dünyanın sesini azaltıp kalbin sesini duymaya başlamak.
Münacaat’ın sonunda gelen o yakarış ise gecenin içinde başka türlü duyuluyor.
"Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu"
insanın bütün yolları tükendiğinde söylediği bir cümle gibi.
ne yapacağım?
hangi yolu tutacağım?
neyi taşıyacağım?
hangi yükün altına gireceğim?
en önemlisi.
Rabbime doğru mu yürüyorum?
İşte gecenin bana bıraktığı asıl soru bu.
Sezai Karakoç ve İsmet Özel bana aynı şeyi söylemiyor.
zaten söylememeleri gerekiyor.
Karakoç ufku açıyor.
sürgünü, menzili, Kudüs’ü ve medeniyeti hatırlatıyor.
Özel ise insanı kendisiyle karşılaştırıyor.
biri gökyüzünü gösteriyor.
diğeri aynayı.
ben ikisinin arasında kalıyorum.
belki olması gereken de bu.
insan hem ufka bakmalı hem kendisine.
hem Kudüs’ü düşünmeli hem kendi kapısının önünü.
hem büyük davalardan söz etmeli hem kendi nefsinin küçük hesaplarını görebilmeli.
çünkü insan başkasının hayatını düzeltmeye çalışırken kendi kalbini ihmal edebiliyor.
gece ilerliyor.
Turhal susuyor.
ben halâ şiir dinliyorum.
bir tarafta Sezai Karakoç.
bir tarafta İsmet Özel.
ortada ben.
küçük bir kayığın içinde kürek çekiyorum.
nereye gittiğimi bilmiyorum.
ama artık bunun çok da önemli olmadığını düşünüyorum.
bazı yolculuklarda menzili bilmekten daha önemli bir şey var.
yönünü bilmek.
benim yönüm belli olsun istiyorum.
Kudüs’e.
Kudüs’ten kalbime.
kalbimden Allah’a.
gece bitiyor.
şehir sabaha hazırlanıyor.
içimde yolculuk devam ediyor.
Sezai Karakoç eşlik ediyor ruhuma.ı
İsmet Özel sorular bırakıyor önüme.
birinin şiiri ufka açıyor beni.
diğerinin şiiri içime döndürüyor.
dua içimde ağır ağır büyüyor.
ben de kürek çekmeye devam ediyorum.
bir gün menzile varırım.
belki varmam.
yeter ki yönümü kaybetmeyeyim.
yeter ki gecenin sessizliğinde kendimi yeniden bulabileyim.
yeter ki bir ayetin karşısında hâlâ durup düşünebileyim.
yeter ki bütün bu şiirlerin, soruların, hatıraların ve gecelerin sonunda Rabbime dönebileyim.
iyi geceler Sezai Karakoç.
iyi geceler İsmet Özel.
bu gece de ruhuma eşlik ettiniz.
ben de yine kendi içimden geçtim.
gecenin sessizliğinde, bir kez daha Rabbime doğru yürüdüm.