İzlediklerimiz kaderimiz olmasın

Her akşam evlerimizin en görünür köşesinde duran ekranlar, sadece bir eğlence aracı mı; yoksa fark etmeden kaderimizi şekillendiren sessiz bir öğretmen mi? Bu sorunun cevabı artık ertelenemeyecek kadar net: İzlediklerimiz, zamanla düşündüklerimize; düşündüklerimiz ise yaşadıklarımıza dönüşür. Bir toplumun gözü neye alışırsa, kalbi de ona meyleder.

Bugün ekranlara hâkim olan içeriklere bakıldığında, karşımıza çıkan tablo iç açıcı değildir. Cinayet sıradanlaştırılmış, ihanet duygusal bir hikâyeye dönüştürülmüş, haram olan nice davranış “insani zaaf” adı altında meşrulaştırılmıştır. Sürekli tekrar edilen bu sahneler, bir süre sonra yadırganmamaya, ardından da kabullenilmeye başlar. İşte asıl tehlike tam da burada başlar: Kötülüğün normalleşmesi.

Üstelik mesele yalnızca bireysel tercihlerden ibaret değildir. Kültür, boşluk kabul etmez; ya kendi değerlerinle inşa edilir ya da başkalarının değerleriyle şekillenir. Bugün bazı yapımların, milli ve manevi değerlerimizi beslemek yerine onları aşındıran bir dil kullandığı inkâr edilemez. Ancak bu noktada dikkatli olmak gerekir: “Bilinçli olarak şu ya da bu güce hizmet ediyor” gibi geniş ve kesin hükümler kurmak yerine, içeriklerin hangi değerleri öne çıkardığına, hangi davranışları normalleştirdiğine bakmak daha sağlıklı bir değerlendirme sunar. Çünkü asıl tehlike, çoğu zaman açık bir niyetten değil; sürekli tekrar edilen yanlışların zamanla zihinlerde yer etmesinden doğar.

Yine de şu gerçek değişmez: Eğer bir toplumun gençliği, sürekli olarak ahlaki sınırların bulanıklaştığı, haramın cazip gösterildiği, sorumluluğun geri plana itildiği içeriklerle besleniyorsa, bu durum o toplumun geleceğini zedeler. İfsad, sadece büyük kırılmalarla değil; küçük ama sürekli etkilerle gerçekleşir. Her sahne bir iz bırakır, her iz bir düşünceye, her düşünce de bir davranışa dönüşür.

“İzlediklerimiz kaderimiz olmasın” demek, işte tam da bu yüzden bir uyarıdır. Çünkü kader, sadece başımıza gelenlerden ibaret değildir; aynı zamanda tercih ettiklerimizin de bir sonucudur. Gözümüzü neyle beslersek, gönlümüz de onunla şekillenir. Eğer her gün kötülüğü izlersek, bir süre sonra ona karşı duyarsızlaşırız. Duyarsızlaşma ise çürümenin ilk adımıdır.

Bu noktada sorumluluk sadece yapımcılara ait değildir. Ekran karşısında yapılan her tercih, aslında bir duruşun ilanıdır. Biz neyi izlersek, onu büyütürüz. Kötülüğü izlemek, ona alan açmaktır; iyiliği izlemek ise onu çoğaltmaktır. Toplumun geleceği, biraz da bu tercihlerde gizlidir.

Peki ne yapılmalı? Elbette yasaklar tek başına çözüm değildir. Asıl ihtiyaç, doğruyu ve güzeli güçlü bir şekilde anlatan yapımlardır. İnsanın vicdanına dokunan, kalbini diri tutan, adaleti, merhameti ve sorumluluğu merkeze alan hikâyelere… Öyle eserler üretilmelidir ki izleyen kişi sadece vakit geçirmesin, aynı zamanda kendine gelsin. Yaptığının bir karşılığı olduğunu, iyiliğin de kötülüğün de sonuçsuz kalmayacağını görsün.

Çünkü hayat, rastgele yaşanan bir süreç değildir. Her davranışın bir karşılığı vardır. Bu hakikat, sadece kitaplarda değil; ekranlarda da hissedilmelidir. Zulmeden karakterin akıbeti ibret, doğruyu savunanın sonu umut olmalıdır. İnsan, yaptığı tercihin sonucunu önce zihninde görmeli ki hayatında ona göre yön alsın.

Unutmayalım: Ekranlar sadece hikâye anlatmaz, aynı zamanda istikamet çizer. Eğer bu istikamet yanlışsa, varılacak yer de yanlış olacaktır. Bugün izlediğimiz her sahne, yarının dünyasına atılan küçük bir adımdır. Ve o adımlar biriktiğinde, bir toplumun kaderini belirler.

O halde tercih bizim: Ya izlediklerimizle sürükleneceğiz, ya da bilinçli bir duruşla yönümüzü kendimiz tayin edeceğiz. Çünkü kader, biraz da gözümüzü nereye çevirdiğimizle ilgilidir.