Kadavra Üzerinden Kendini Okumak

Geçenlerde bir haber izlerken dikkatimi çeken bir konu oldu. 2020 yılında vefat eden emekli Albay Cemil Denk’in, vasiyeti üzerine bedeninin tıp eğitimine bağışlandığını ve yıllar boyunca öğrenciler için bir kadavra olarak kullanıldıktan sonra ailesine teslim edildiğini anlatıyordu spiker. Ölümünden insanlığa hizmet etmeyi sürdüren bu hikâye, zihnimde bir iz bıraktı.
Bir insan, hayattayken kendini ne kadar okuyabiliyor? Biz, karşımızdaki insanlardan ne kadar ders çıkarabiliyoruz?
Kadavra meselesinin İslami anlamda ne olduğu, ne olmadığı elbette ki alimlerin değerlendireceği bir konudur. Bu işin fıkhi boyutu, hükmü, sınırları vardır ve bunu en doğru şekilde ilim ehli ortaya koyar. Ben ise burada o yönüne girmekten ziyade, bu olayın bende uyandırdığı anlamı, bana düşündürdüklerini ve insana dair açtığı kapıyı paylaşmak istiyorum.
İnsan, kendine bakmayı en zor öğrenen varlıktır. Başkalarının kusurlarını görmekteki keskinliğimiz, kendi eksiklerimize karşı çoğu zaman körleşiriz. Oysa hayat, bize sürekli bir şeyler öğretir. Bunun üzerine düşünürken kadavra aklıma geldi. Kadavra, ilk bakışta ölümle, sonla ilişkilendiririz. Tıp öğrencileri, insan bedenini anlamak, hastalıkları çözmek için kadavra üzerinde çalışırlar. O beden artık bir şahıs değildir sadece bir bilgi kaynağıdır, bir öğretidir.
Peki biz, yaşayan insanlar olarak birbirimize nasıl bakıyoruz?
Çoğu zaman bir insanı ya yargılıyoruz ya dışlıyoruz ya da "sorunlu" diye etiketliyoruz. Hatalı gördüğümüz kişiyi hayatımızdan çıkarıyor, onu bir problem olarak görüyoruz. Oysa belki bu noktada bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Çünkü her "sorunlu insan", aslında bir kadavra gibi okunabilir. Yanlış anlaşılmasın, bu bir değersizleştirme değil, bilakis bir anlamlandırma çabasıdır. O kişiyi yok saymak yerine, onun üzerinden bir ders çıkarmak, bir hakikat yakalamaktır.
Her insan, bir diğerinin aynasıdır. Bir arkadaşımızda gördüğümüz bir hata, çoğu zaman bizim de içimizde bir yerlerde var olan bir zaafın yansımasıdır. Birinin kibri bizi rahatsız ediyorsa, belki de biz de aynı duygunun küçük bir kıvılcımını taşıyoruzdur. Birinin tembelliği gözümüze batıyorsa, belki biz de bazı alanlarda sorumluluklarımızdan kaçıyoruzdur.
Kadavra, tıp öğrencisine "işte insan bedeni" der. Kusurlu bir insan da bize "işte insan nefsi" der.
Bu noktada yapılması gereken şey, o kişiyi dışlamak değil, onun üzerinden kendimizi okumaktır. "Benim bu insandan farkım ne? Aynı hataya düşmemek için ne yapmalıyım?" sorusu, insanı inşa eden bir sorudur.
İnsanın en büyük hastalıklarından biri, yargılamaya olan düşkünlüğüdür. Birini anlamadan hüküm veririz. Onun geçmişini, yaşadıklarını, iç dünyasını bilmeden keskin kararlar alırız. Oysa kadavra üzerinde çalışan bir öğrenci, bedeni yargılamaz. "Bu organ neden böyle?" diye kızmaz. Aksine, anlamaya çalışır. "Bu hastalık nasıl oluştu? Bu yapı neden bozuldu?"
İşte bizim de insanlara yaklaşımımız böyle olmalıdır. Birini gördüğümüzde "Bu neden böyle?" diye merak etmek, "Bu nasıl düzelir?" diye düşünmek, yargıdan çok daha yapıcı bir tavırdır.
Toplum dediğimiz yapı, kusursuz insanlardan oluşmaz. Aksine, zaafları, eksikleri olan insanların bir araya gelmesiyle oluşur. Toplumsal inşa sürecinde, her insanı bir "öğreti" olarak görmek gerekir.
Suç işleyen bir insan, sadece bir suçlu değildir aynı zamanda toplumun hangi alanlarda eksik kaldığının bir göstergesidir. Ahlaki zaaflar gösteren kişiler, eğitim sisteminin, aile yapısının veya değer aktarımının nerede aksadığını bize anlatır.
Bir kadavra, hastalığın izlerini taşır. Toplumdaki sorunlu bireyler de sosyal hastalıkların izlerini taşır. Bu izleri okuyabilen bir toplum kendini yenileyebilir. Okuyamayan ise aynı hataları tekrar etmeye mahkûm olur.
Bir insanı bu şekilde görmek, onu küçümsemek anlamına gelmez. Aksine, bu bakış açısı daha fazla merhamet gerektirir. Çünkü artık o kişiye sadece bir birey olarak değil, bir ders, bir işaret, bir uyarı olarak bakıyoruz.
Bu bakış, sorumluluğu da beraberinde getirir. Eğer birinin hatasından ders alıyorsak, o hatayı düzeltmek için çaba göstermek de bizim görevimizdir. Bir arkadaşımızın yanlışını görüp sadece konuşmak yerine, ona destek olmak, yol göstermek, elinden tutmak gerekir.
Kadavra, sessiz bir öğretmendir. Ama yaşayan insan, hem öğretmen hem öğrencidir. Bu yüzden birbirimize karşı daha duyarlı, daha anlayışlı ve daha sorumlu olmak zorundayız.
En büyük mücadele, insanın kendisiyle olan mücadelesidir. Bu mücadelede en güçlü silah ise farkındalıktır. Başkalarının hatalarını birer "veri" olarak görmek, bu farkındalığı besler.
Birinin öfkesini gördüğümüzde sabrı öğrenebiliriz. Birinin bencilliğini gördüğümüzde paylaşmanın değerini anlayabiliriz. Birinin gafletini gördüğümüzde uyanık olmanın kıymetini fark edebiliriz.
Her insan, doğru ya da yanlış yönleriyle bize bir şey öğretir. Bu yüzden hayatı bir okul gibi görmek gerekir. Karşımıza çıkan her insan, bir dersin parçasıdır. Kimisi bize nasıl olmamız gerektiğini, kimisi ise nasıl olmamamız gerektiğini öğretir.
Kadavra, ölümden sonra insanlığa hizmet eder. Ama asıl mesele, insanın yaşarken öğrenebilmesidir. Başkalarının hatalarından ders alabilmek, kendi kusurlarını görebilmek ve bu doğrultuda kendini inşa edebilmek. En büyük bilgelik, hayatı bu gözle okuyabilmektir.
Bir insanı "sorun" olarak görmek kolaydır. Ama onu bir "ders" olarak görmek, bir "ayna" olarak görmek, bir "kadavra" gibi analiz edip anlamlandırmak işte bu, insanı olgunlaştıran bir bakış açısıdır.
Hayat, sadece yaşayanların değil, yaşananların da öğretmenidir. Biz, her gün birbirimizin hayatında bir iz bırakıyoruz. Önemli olan, bu izleri okuyabilmek ve o izlerden kendimize bir yol çizebilmektir.
Burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
Bir insanı inceler gibi kendimizi hiç inceledik mi?
Bir tıp öğrencisi kadavranın karşısına geçtiğinde bütüne bakmakla yetinmez. Her bir organı ayrı ayrı inceler. Kalbin nasıl çalıştığını, damarların hangi yükü taşıdığını, akciğerin nasıl nefes aldığını anlamaya çalışır. Çünkü bilir ki bütünü anlamanın yolu, parçaları doğru okumaktan geçer.
İnsanın kendini okuması da böyledir. Sadece “ben nasılım?” sorusu yetmez. “Kalbim ne taşıyor, niyetim ne kadar temiz? Dilim ne söylüyor, sözüm ne kadar doğru? Ellerim ne yapıyor, amelim ne kadar sahih?” diye sorabilmek gerekir.
Çünkü insan, ancak kendini parça parça okuyabildiğinde bütünüyle yüzleşebilir.
Belki de asıl mesele, başkalarını bir kadavra gibi incelemekten önce, kendi içimize dönüp aynı cesareti gösterebilmektir. Kendi zaaflarımızı görmek, kendi hatalarımızı kabul etmek ve onları düzeltmeye niyet etmek.
O zaman hayat, sadece hikâye olmaktan çıkar, insanın kendini inşa ettiği bir yolculuğa dönüşür.