Sanki iki ayrı dünyanın tam ortasında yürüyen bir denge ustası gibidir kadın Çalışan kadının dengede kalma mücadelesinden bahsediyorum...
İnce bir çizginin üzerinde, düşmeden, durmadan, çoğu zaman da fark edilmeden yürür.
Bir elinde evin sorumluluğu vardır, bir elinde işin. Kalbinde toplumun.
Ekmek kokan mutfaklar, telaşla toparlanan odalar, gece yarısı ateşi yükselen bir çocuğun alnında gezinen endişeli bir el…
Diğer elinde ise kalbinin inceliği...
Kırılmamayı değil, kırıldığında bile kimseyi incitmemeyi seçen bir zarafet. İnci tenler inci(trenleri) bile incitemezler.
Kadının taşıdığı şey sadece iş değildir, sadece sorumluluk hiç değildir.
O, görünmeyen bir düzenin kurucusudur.
Bir evin içindeki sessiz ahenk, bir çocuğun gözündeki güven, bir sofranın etrafındaki huzurdur.
Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Onun yaptıkları çoğu zaman “olması gereken” diye görülür, ama onun yorulduğu yerler kimsenin dikkatini çekmez.
Omuzlarına konan sorumluluklar çoğu zaman görünmezdir.
Yemek yapılır, ev toplanır, çocuk büyür, iş yetişir…
Zaman akar, gün biter, ertesi gün yeniden başlar.
Ama kimse o yükün ağırlığını ölçemez.
Çünkü kadın, yükünü tartıya koymaz, kalbine koyar.
Ve kalbin terazisi, dünyanın hiçbir ölçüsüne benzemez.
Her gün kendinden eksilir. Uykusundan, hayallerinden, ertelediği bir kitaptan, yazması gereken bir yazıdan.
Yamak isteyip de “şimdi değil” dediği o küçük mutluluklardan…
Her gün nicelerine çoğalır. Bir gülüş olur, bir omuz olur, bir sabır olur.
Hayat dengesi dediğimiz şey, kadın için düz bir çizgi değildir.
Bir matematik problemi gibi çözülmez.
Bazen bir ip cambazı gibi yürür hayatın üzerinde. Rüzgâr çıkar, dengesini kaybeder gibi olur. Ama düşmez.
Çünkü düşerse sadece kendisi değil, kurduğu bütün dünya sarsılacaktır.
Tüm varlığıyla öğretir kadın… Hayatı, sabrı, sevgiyi, direnci.
Bir yanıyla da öğrenir…
Kırılmamayı, toparlanmayı, susmayı, yeniden başlamayı.
Güçlü görünür. Herkes onun güçlü olduğunu da söyler. Gücünü kendini zayıflatmasına izin vermeden yol alması gerekir.
O gücün içinde ince bir yorgunluk saklıdır. Kimsenin görmediği,
kendine bile itiraf etmeyi ertelediği bir yorgunluk…
Bazen bir sandalyeye oturup hiçbir şey yapmadan durmak ister.
Ama tam o anda aklına bir eksik gelir.
Bir çorbanın tuzu,
bir çocuğun ödevi,
yarına yetişmesi gereken bir iş
İş yerinden bir talep veya...
Ve yine kalkar.
Kadın her şeyi yapmak zorunda olmasa da duramaz. Çünkü hayat, çoğu zaman ona bunu hissettirir, her şeyi yapabilen tek kişi de odur.
İşte bu yüzden denge, onun için bir tercih değil,bir hayatta kalma, düzeni sağlama sanatıdır.
Ama bu sanatın en zor kısmı ise
Kendini unutmadan var olabilmek!
Çünkü kadın çoğu zaman kendini en sona koyar.Herkes önce doysun ister .Herkes iyi olsun ister, kendisi yorgun düşer. Herkes gülsün ister, kendi gözyaşını içine akıtır... Denge, burada başlar.
“Ben” diyebildiği yerde.
“Ben de varım” dediğinde,
“Benim de ihtiyacım var” dediğinde,
“Biraz da kendime” diyebildiğinde…
İşte o an, sadece ayakta kalmaz yaşamaya başlar.
Kendine ayırdığı küçük bir zaman çok kıymetlidir.
Bir fincan kahve, sessiz bir yürüyüş. Kendince geçirilen birkaç dakika…
Bunlar küçük görünür, bir ömrü onarır.
Çünkü kadın sadece taşıyan değildir. Yaşatan, dönüştüren, yeniden kurandır.
Yıkılan bir ruhu ayağa kaldıran, dağılan bir evi toparlayan,
umudu tükenen bir kalbe yeniden ışık yakan odur.
Kadın, varlığıyla dünyayı değiştirir.
Ama en büyük değişim, kendi içine döndüğünde başlar.
Bir kadın kendine yaslanmayı öğrendiğinde,
başkasının omzuna muhtaç olmadan dimdik durabildiğinde,
kendini ihtiyaçlarını bir lüks değil, bir hak olarak gördüğünde…
Dünya onun omuzlarında taşınırken mutlu da olur. Canına can katılır.
Dünya kadının emeğini bilerek döndüğünde güzellikler çoğalır. Çalışan kadın bir değil onlarca mesai yapıyordur aile korunsun diye, huzur bozulmasın diye. Fıtrat doğrultusunda destek dediğimiz tüm kapılar açılmalı ki, kadınla gelen o dinamik korunsun.
Hayatın kefeleri dengeyi bu bağlamda tutar, huzuru sağlar vesselam