Kalbin tahtında kim var?

İnsan hayatı boyunca birçok şeyi sever: Anne-babasını, eşini, evlatlarını, kardeşlerini, akrabalarını, malını, mülkünü, ticaretini ve evini… Bunların hepsi Allah’ın insana verdiği nimetlerdir. Ancak asıl mesele şudur: Bütün bu sevgilerin üzerinde, kalbin tahtında kim vardır?

Rabbimiz Tevbe Suresi’nde şöyle buyuruyor:

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Peygamberinden ve O’nun yolunda mücadele etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin.” (Tevbe, 24)

Bu ayet, insanın kalbine yöneltilmiş çok büyük bir sorudur:

Kalbin tahtında kim var?

Allah mı?

Yoksa para mı, makam mı, şöhret mi, ticaret mi, dünya sevgisi mi?

Elbette insan ailesini sevecek, mal kazanacak, ticaret yapacak, güzel bir evde yaşayacaktır. İslam bunları yasaklamaz. Fakat Allah’ın emriyle dünya menfaati karşı karşıya geldiğinde tercihimiz ortaya çıkar.

Namaz vakti geldiğinde ticaretimizi mi tercih ediyoruz?

Helal ile haram arasında kaldığımızda kazancımızı mı, Allah’ın rızasını mı seçiyoruz?

İnsanların beğenisini kaybetmemek için Allah’ın hoşnutluğundan vazgeçiyor muyuz?

İşte gerçek imtihan burada başlıyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Dünyada bir garip veya yolcu gibi ol.” (Buhârî)

Çünkü biz bu dünyanın sahibi değil, yolcusuyuz.

Bugün sahip olduğumuz ev yarın başkasının olabilir. Kazandığımız servet çocuklarımıza kalabilir. Makamımız, şöhretimiz ve itibarımız bir gün unutulabilir. Fakat Allah için yaptığımız hiçbir amel kaybolmaz.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve evlatta bir çoğalma yarışıdır.” (Hadîd, 20)

Öyleyse mesele mal sahibi olmak değil, malın kalbe sahip olmasıdır.

Ticaret yapmak değil, ticaret uğruna Allah’ın emirlerini terk etmektir.

Evlat sahibi olmak değil, evladı Allah’ın önüne geçirmektir.

Dünyada yaşamak değil, dünyayı ebedî hayatın önüne koymaktır.

Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız.

Evlerimiz kalacak.

Mallarımız kalacak.

Dükkanlarımız kalacak.

Makamlarımız kalacak.

Ve biz Rabbimizin huzuruna yalnız gideceğiz.

O gün bize “Ne kadar kazandın?” sorusundan önce, “Kazandıkların seni benden uzaklaştırdı mı, yoksa bana yaklaştırdı mı?” sorusunun hesabını düşündürecek bir hayat yaşamalıyız.

Öyleyse bugün kendimize dürüstçe soralım:

Kalbin tahtında kim var?

Eğer Allah varsa, dünya nimetleri seni Allah’a götüren birer vasıtadır.

Ama dünya varsa, Allah’ın nimetleri bile insanı Allah’tan uzaklaştıran bir imtihana dönüşebilir.

Allah’ım! Kalbimizi dünyaya esir etme. Seni, Resûlünü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Senin rızanı her şeyden daha çok seven kullarından eyle.

Çünkü insanın gerçek değeri, neye sahip olduğuyla değil, kalbinin kime ait olduğuyla ölçülür.