Kabuğu usulca soyulan bir mandalinanın odaya yayılan o keskin, asidik diriliği... Narenciyenin yağı parmak uçlarınıza işler, saatlerce silinmez. Meyve çoktan tükenmiş, tabak kaldırılmış, kelimeler başka yerlere savrulmuştur; ama o râyiha hâlâ oradadır.
Bayram da insanın varlığına tam böyle işler.
Zihni yerinde tutan, insanın o fırtınalı günlerde dahi duruşunu dik tutmasını sağlayan o görünmez omurga nereden beslenir? Cenazenin göğse oturttuğu o boşlukta hayata devam edebilmek salt inat değil. Kimi için bir kabristanda sahipsiz mezara okunan duadır, kimi için bir narenciye kabuğunu soyma ânındaki iç sestir.
Bütün mesele, gürültüye rağmen kendini o iyilik dairesinin içinde tutabilme iradesidir.
Yıllar içinde, insan ilişkilerinin yeryüzündeki dağılımına baktığımda şunu çok net gözlemledim: Bayram sabahı kapınızda kimin belirdiği, hiçbir nüfus kütüğünün size söyleyemeyeceği bir hakikati ifşa eder. Sahne şudur:
Kütükte aynı köke bağlı, aynı soyadını taşıyan kişi: Girdiği her ortama sadece tükenmişlik ve çözümsüz bir gürültü taşır, eşiğinizde dahi görünmez.
Kan bağı bulunmayan, yolları tesadüfen kesişmiş bir başka yüz: Kapıyı çaldığı an, bütün haneyi izah edilemez bir güven ve havayla kaplar, sözcükler başka bir ritimde akar.
O farklılığın nereden geldiğini dışarıdan bakarak açıklayamazsınız ama içinizde bir yerde kesinlikle bilirsiniz.
İnsanı birbirine bağlayan unsur her zaman genetik bir dizilim değildir. Aynı acıya susabilmek, mezarlıktaki o yabancı kabrin başında aynı sükuneti paylaşabilmek ve aynı masada birbirinin sağaltıcısı olabilmektir. Kan bağının teminat altına alamadığı bu sarsılmaz ittifakı, kalp kendi iradesiyle seçer.
Bir çocuğun başını okşamak yahut gölgesine sığınılacak bir yaşlıyla aynı sediri paylaşmak için aynı kütüğe kayıtlı olmaya lüzum yoktur.
Sokakta omuzları hayatın yüküyle çökmüş ihtiyaç sahibi bir insanla göz göze geldiğinizde; imkânlar dahilinde adım atabilmenin ve o an başınızı öne eğmek zorunda kalmamanın verdiği o sessiz haysiyet, bütün nüfus kâğıtlarından daha derin bir akrabalıktır.
Sıla-i rahim yolculuklarına bir de bu mercekten bakın.
Saatlerce yol gidilir, kapılar çalınır, eller sıkılır. Buna yalnızca ifa edilmesi gereken yorucu bir ritüel veya sosyal bir yükümlülük olarak bakmak, bu hareketin doğasını anlamamaktır. O kapıları çalmanın, o köklerle teması kurmanın insanın kendi vaktine ve hanesine taşıdığı, gözle ölçülemeyen ama hayatta daima karşılığını bulduğumuz somut bir bereketi vardır. Bu sadece ezberlenmiş bir temenni değil; mahallemizin, sokağımızın ve ortak hafızamızın defalarca doğruladığı, kendiliğinden işleyen bir düzendir.
Ve bu yürüyüşün içinde, bazen hiç hesapta olmayan o sessiz ev çıkar karşınıza. Orada içilen bir bardak çay, orada geçen yarım saat, yolun geri kalanını bambaşka kılar. Neden? Çünkü o evde sizi o iyilik dairesinin içinde bekleyen biri vardır.
Beklemek eylemdir; çoğu insan bunu küçümser. Birileri yola çıkacağınızı bildiği için sofrayı erkenden kuran, çayı tam vaktinde demleyen, ayak sesinizi duyduğunda ayağa kalkan o irade; size o gün söylenecek her kelimeden çok daha derin bir gerçeği gösterir.
Bu günlerde et paylaşılır, kapılar çalınır, yollar aşılır... Fakat gözlemlediğim kadarıyla asıl zor olan, dikkati paylaşmaktır. Sofrada bedeniyle oturup zihnini boşlukta gezdirmemek; o an için, bölünmeden ve parçalanmadan karşınızdaki insana ait olmak. Bunu başarabilmek, çoğu zaman somut bir bedel ödemekten daha büyük bir asalettir.
Mandalinayı soyarken yavaşlayın bu bayram. O kabuğu tek parça çıkarma gayreti, aslında dağılan dikkati toprağa çağıran ince bir eşiktir. Tam o an odadaki sese kulak verin. Belki yaşlı bir nefes geçmişi yâd ediyordur, belki çocuklar koşuşturuyordur, belki de hiçbir şey konuşulmadan o derin sessizlik paylaşılıyordur. Gözümüzün önünden hızla akıp giden hiçbir geçici hevesin, masadaki bu ağırbaşlı varoluşta bir karşılığı yoktur.
Bugün fırın kuyruğunda başıyla selam veren, sokakta yanınızdan geçerken göz göze geldiğiniz o yüzlere dikkat edin. İnsanın insana bu kadar yakın durabildiği, bunun için hiçbir gerekçe aramadığı anlar bayramlarda kendiliğinden inşa edilir.
Ve parmak uçlarınızdaki o koku gibi, bu his de bir yere gitmez. Mandalinayı bitirdiniz, ellerinizi yıkadınız; bayram bitti sanıyorsunuz. Ama o koku da, o his de uyuyana kadar sizinle kalır.
Kanın bilmediğini kalp çoktan bilir. Bekler de, unutmaz da.
Hayırlı bayramlar.