Kardeşliğe umut konvoyu

NEŞE GÜRER

Fırat ve Dicle....

Mezopotamya’nın kalbinde aynı kederi bölüşen, asırlardır birbirini arayan ama asla kavuşamayan iki dertli kardeş....

Tarihin doğuşuna şahitlik eden bu iki nehir, uğradıkları toprakların dertlerini ve acılarını omuzlarında taşırlar...

Fırat, dağlardan getirdiği çığlıkları ovalara yayıp, sularında kaybolan medeniyetlerin, yıkılan kütüphanelerin yasını tutan, kuruyan toprağında, yaklaşan sonun ve yalnızlığın ağıtlarını yakan bir anne gibidir...

Dicle ise Fırat’ın aksine daha hırçın, daha asi akar. Bağrından geçtiği coğrafyanın kanayan yaralarını içine gömer. Fırat’ın uzaktan gelen feryadına, dalgalarıyla karşılık verir...

Mezopotamya'nın bu iki kadim nehri birbiriyle buluşup denize dökülene kadar birbirine hasret iki sevdalı muhacir gibidir. Fırat’ın bin yıllık yası, Dicle’nin dinmeyen gözyaşıyla yıkanır; biri eksilse diğeri öksüz kalır. Bu coğrafyanın kaderi, onların dertli dalgalarında ağıta dönüşür...

Mezopotamya’nın çile, vefa ve sabırda birleşen bereketli topraklarının anası olan Fırat ve Dicle, İlahi Kudret'in emriyle bu toprakları yeşerttiği günden beri sadece suyuyla etrafına neşe saçmamışlar aynı zamanda, insanlığın tüm günahını, kavgasını ve en çok da kederini bölüştürmüşlerdir. Biri dağların hırçın yetimi, diğeri ovaların vakur dervişidir. Onların asırlardır süren yolculukları, tarihin en kanlı ve en görkemli sayfalarından süzülerek gelen yürek yakan bir ağıttır....

Bu kadim toprakların en büyük acısı olan, Kerbela'nın feryatları, çığlığı hâlâ bu iki nehre omuz veren dağlarında yankılanır...Güneş bu toprakları her gün yakıp kavursa da Kerbela'nın, peygamber torunlarının kanı kurumamıştır...

"Tatlı su" yahut "geniş akarsu" diye adlandırılan Fırat, serin, ağırbaşlı ve cömert anlamına gelir, Dicle ise "ok gibi hızlı" akan, yerinde duramayan bir asilkle çağlar ve bu kadim iki kardeş birçok peygamberle şeref bulmuştur....Hz.Nuh'la tufanda coşmuş, Hz. İbrahim'in ateşine esenlik olmuş, Hz. Eyyub'a şifa kaynağı olup insanlığın ilk adımlarına şahitlik etmiştir. Ancak insanın hırsı nehirlerin berraklığını erkenden bulandırmış, zulüm ve işkence altında kıvranan mazlumların ağıtları ve gözyaşları bu iki nehrin sularına karışmıştır.

Asırlar geçmiş fakat nehirlerin sırtındaki yük hiç azalmadan çileyi yüklenmeye devam etmiştir.

Biz şu an Dicle’nin bağrında gizli bir sızı gibi çağlayan mahzun bir direnişçi olan Habur Çayı üzerindeyiz... Geçtiği her vadinin, her köyün gizli kalmış hikâyelerini de peşinden sürükleyen, toprakları birbirinden ayıran çizgilere inat, ümmeti birbirine kenetleyen bir bağ gibi vakur bir duruşa sahip olan, tek başına bir nehir olma iddiasından vazgeçip ömrünü Dicle’ye adamış bir fedakârlık timsali olan, bu adanmışlıkla hırçın Dicle'nin öfkesini dindirip yükünü hafifleten Habur Çay'ında....

Habur sınırından geçerek Irak ile Türkiye arasında kalan tampon bölgedeyiz. Dicle'nin kardeşi olan Habur Çayı'nın kenarında zorla tutulurken aklımıza Kerbala'da tüm su kuyularını kapatıp peygamber torunlarını susuz bırakan Kufe'liler düştü. Kardeşi kardeşe kırdıran zalimler, şimdi de kardeşlerimizle bizim aramıza pusu kurdu ve ne bizi onlara ne de onları bize ulaştırıyor.

Bosna Hersek'te, Arnavutluk'ta ve Yunanistan'da görmediğimiz haksızlığı ve çaresizliği burada Irak sınırında yaşıyoruz. Kardeşlerimiz zalimler elinde işkence altında kıvranırken, onlara ulaşan bir yol bulmak için çıktığımız bu konvoyda, İbrahim Halil kapısında perişan bir durumdayız. Hepimizin pasaportları olmasına, sınırdan geçişimize hukukî bir engel bulunmamasına rağmen, tampon bölgede, kaldırımlar üzerinde kadın erkek çocuk onlarca insan perişan bir vaziyette yolun açılmasını bekliyor.

50 dereceye varan sıcakta klimalar çalışmadığı için otobüslerde kalamıyoruz. Dışarıda betonları yalayan sıcak ve buhar yüzümüzü yakıyor... Yolun iki tarafı sınır geçişlerinden dolayı aşırı yoğun o yüzden sadece kaldırımlarda oturabiliyoruz. Gece kaldırımlarda yatarak sabahlıyoruz. En yakın lavaboya gitmek için Iraklı polislere pasaportumuzu verip, onlarca insanın kullanabildiği sadece iki lavaboyu kullanabiliyorduk ki çok şükür, Türkiye tarafındaki lavaboları kullanmamıza yetkililer izin verdi. Kızılay hem soğuk suya hem de temel ihtiyaçlarımıza ulaşmamızı sağladı...

7 Ekim 2023’te şiddetini artıran kitlesel katliamlar, alt yapıyı tahrip eden saldırılar, yaşlı ve sivil Müslümanların canlı kalkan olarak kullanılması, insani yardım, gıda ve ilaç yardımının geçişine izin verilmemesi, hastanelerin hedef haline getirilip sağlık sisteminin çökertilmesi, zorla boşaltılan köyler ve sorgusuz sualsiz tutuklama ve işkencenin artık durdurulması için çıktığımız yolda en çok da siyonizmin köleye çevirdiği Müslüman yöneticilerin bizimle kardeşlerimiz arasına koyduğu sınır ve baskılar yüreğimizi yakıyor. Aynı dinin, aynı vahyin muhatabı olan din kardeşlerimizin günlerdir bizi engellemeleri ve bu sıcakta bekletmeleri Kerbela'nın çağdaş zalimlerinin bitmediğini bizlere gösteriyor...

Konvoyumuzda Fransız vatandaşı olan iki Hristiyan Müslüman oldu. İlk defa büyük bir tevazuyla kelime-i şehadet getirildiğine şahit oldum. Bu kadar mı heyecan ve gözyaşıyla kavuşur insan fıtratına. Yıllar süren ayrılık bu kadar mı hasretle kavuşur özüne…

Selahaddin Yusuf oldu Sebastian... Selahaddin Yusuf'un huzurla bakan gözleri artık aradığını bulmuş gibiydi. Teo isimli diğer kardeşimizin de Taha ismini alarak aradığı huzurun kapılarını sonuna dek kendine açıldığına şahit olduk. Kardeşlerimize baktıkça yüreğimizin ferahlığı bedenimize şifa oldu. Günlerin yorgunluğu, yolun meşakkat ve sıkıntıları üzerimizden kalktı.

Bundan sonra bizi neler bekliyor bilemiyoruz fakat bildiğimiz tek şey bu yoldan ne olursa olsun dönmeyeceğiz. Ve Rabbimizin şu ayeti bizlere bu yolda ışık olacak....

"Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir dost gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?(Nisa/75)”