Karl Marks’ın Hindistan ihaneti!

Karl Marks, emperyalist kapitalizm putuna karşı tarih sahnesine çıkmıştı.

Kapitali, sermayeyi sorguladı, sanayi barbarlığını teşhir etti, sömürü çarkında ezilen işçi sınıfını kıyasıya savundu.

Gelgelelim…

Bazen put kırıcılar başka putların önünde saygıyla eğilebiliyorlar.

Marks’ın Hindistan yazıları böylesi eğilmenin müşahhas halidir.

İngiltere’nin Hindistan’a girişi başlangıçta top namluları yahut üniformalı ordularla olmamıştı.

1600 yılında kurulan Doğu Hindistan Şirketi, ticari teşekkül görüntüsüyle ülkeye giriş yaptı.

Fakat yalnız ticaret yapmadı; ülkede hâkimiyet kurma uğruna pazar arayışlarını işgale dönüştürdü.

Tarihçiler Plassey Savaşı’nı Hindistan’ın kaderini değiştiren kritik kırılma kabul ederler.

23 Haziran 1757’de Bengal Sultanlığı ile Doğu Hindistan Şirketi arasındaki çatışma, şirketin imparatorluk planlarına karşı başlatılan ayaklanmaydı.

Yüz yıl sonra başlayan Sepoy İsyanı, yalnız halk ayaklanması değil bağımsızlığını kaybetmek istemeyen medeniyetin ayağa kalkışıydı.

İngiliz yönetimi isyandan sonra şirketi lağvederek Hindistan’ı doğrudan sömürgesi haline getirdi.

Yıkım iktisadi bağımsızlığın yok edilmesiyle başladı. Pamuk tarlaları İngiliz fabrikalarına taşınırken Hint halkı ürettiğini işleyemez hale getirildi.

Yerli üretim çöktü, tezgâhlar kapandı…

Emperyalizm Hindistan’da insan dahil önüne çıkan her şeyi sömürmeye başladı.

Karl Marks, 1853 New York Daily Tribune yazılarında İngiliz işgalini emperyalizm şeklinde yorumlayamadı.

Tam tersi İngiliz sömürgeciliğini ‘zorunlu dönüşüm aracı’ olarak selamladı.

Ona göre Hindistan’ın sosyal yapısı donmuştu.

İngilizler demiryolları, sanayi, merkezi idare sistemi, dünya pazarı araçlarıyla eski yapıyı parçalayarak modern çağın kapılarını açıyordu.

Şöyle diyordu;

Sorun İngilizlerin Hindistan’ı fethetmeye hakları olup olmadığı değil, Hindistan’ın İngilizler tarafından mı yoksa Türkler, Persler yahut Ruslar tarafından mı fethedilmesinin tercih edileceğidir.”

Cümle, jeopolitik yorumdan ziyade, batının kibrini göstermesi bakımından önemlidir.

Batı düşüncesi, tarihi, ilerleme, doğrusal yürüyüş şeklinde okumaktadır;

Gelenekten moderne, tezgâhtan sanayiye, kırdan şehre, köyden metropole, İnançtan seküler akla…

İşte trajedinin başladığı yer;

Hindistan bağımsızlık mücadelesi, Hint medeniyeti, milyonlarca insanın çığlığı; ‘tarihsel ilerleme’ kavramı altında ezilip gidiyor.

İngilizler Hindistan’ı yağmalıyor, yerli üretimi çökertiyor, kıtlıklara yol açıyor, kültürel hafızayı parçalıyor; Marks olup bitenlere, ‘tarihin doğum sancısı’ deyip geçiyor.

İngilizler sömürgeciliği ilerleme aracı hâline getirince, Marks ezilenlerin feryadını teorisine şöyle düşüyor;

“Hindistan toplumunun bir tarihi, hiç değilse bilinen tarihi yoktur. Onun tarihi dediğimiz şey, imparatorluklarını bu direnmeyen, değişmeyen toplumun edilgen temeli üzerine kurmuş bulunan ve art arda gelen davetsiz yabancıların tarihinden başka bir şey değildir…”

Marks’ın Hindistan’a bakışı, modern ideolojilerin kör noktalarını göstermesi bakımından mühim…

Metinlerinde Hint medeniyeti pasif, durağan, içine kapanmış yapı şeklinde tasvir ediliyor.

Oysa medeniyetler yalnız maddi yapılarla, üretim araçlarıyla okunmamalıydı; ruhları vardı, hafızaları, kitapları, mabetleri, masalları, duaları vardı.

İngiliz sömürgeciliğinin Hint toplumunda açtığı yaralar, Marks’ın satırlarında isyana yahut bağımsızlık çığlığına dönüşmedi.

Tam tersi, ‘tarihi hareket ettiren kapitalizmin çarkları’ kutsallaştırıldı; emperyalizmin yıkıcı kudreti diyalektiğin motoru şeklinde okundu;

“İngiltere'nin Hindistan'da yerine getirmesi gereken ikili bir görevi vardır: biri yıkıcı, öteki yenileyici; eski Asyatik toplumun ortadan kaldırılması, Asya'da batı toplumunun maddi temellerinin atılması….”

Marks Hindistan’da emperyalizme karşı mücadele edenlerin yanında yer almak yerine Britanya Hindistanı’na fetva üreten kraliyet kâtibi haline geldi.