“Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.”
Ahmet Muhip Dranas’ın “Kar” adlı şiirinden iki mısra... Evden çıkmış yürüyorum; kışın getirdiği yalnızlık üzerine düşünerek... Bazı şeyleri unutmak, dünyanın yalnızlığına gömülmek istiyorum soğuğun yardımıyla... Bir ıssızlık, bir sessizlik çökmüş caddelere... Henüz sabah ve aynı zamanda tatil günü olduğu için herhalde... İnsanlar iyice sarınmışlar paltolarına, gocuklarına ve düşmüşler yollara... Ağızlarından buharlar yükseliyor göğe doğru... Şehir aynı yıllar öncesinden hatırladığım gibi... Her taraf kar, kar, kar... Dağa bakıyorsun kar, ovaya bakıyorsun kar, şehre bakıyorsun kar... Özgürlüğün sevdalısı kuşlar bu kar deryası içinde ne yapar ne eder, nasıl beslenirler? Mutfağın penceresinin önüne ve balkona döktüğüm ekmek kırıntılarına, yiyeceklere saldırışları geliyor gözümün önüne... Tüketmeleri bir dakikayı bile bulmuyor. Kapıyı ya da pencereyi örtüp geri çekildiğimde sürüyle kuş bir anda doluyorlar balkona...
Gazeteler, dağlardaki hayvanlara yiyecek götürüldüğünü yazmıştı geçenlerde... Bazı yörelerde ise, bu durumun bir gelenek halinde sürdürüldüğünü, özellikle kışın çok karlı günlerinde, halkın dağlara, açık alanlara yem serpmeye çıktıklarını dinlemiştim birilerinden... Ne güzel bir adet... Bir de bunun yanında açlığın ve soğuğun iliklerine işlediği insanları hatırlasak diyorum...
Ayaz hiç donmayacak yerlerdeki suları bile dondurmuş. Belki bu kar yağışı, baharda yeni bir bereketin, bolluğun kapısını aralar diye düşünüyorum. Sevindiriyor bu düşünce birden beni. İçimi ısıtıyor. Ve araya Şair Gökhan Evliyaoğlu’nun “Karda Bahar Şarkısı” adlı şiirini sıkıştırıyorum. Bahar kelimesini duyup, sizin de yüreğiniz ısınsın diye...
“Kar...kar...her taraf kar...
Simsiyah saçlarını
Ne güzel süslemiş kar
Sıcak bakışlarınla
Nasıl da erimemiş
Simsiyah kirpiklerinde
Yıldız yıldız kar
Kar...kar...her taraf kar...
Donmuş ağaçlar dallar,
Yalnız senin gözlerinde kız
Çiçek açmış ilkbahar...”
Sanatçı bu ya! Her gördüğüne anlam vermeden, onu güzel bir şeylere benzetmeden ve aralarında; çağrışım yoluyla bir ilişki kurmadan duramaz. Mevsim kar olsa da, her yer ve bütün yollar kardan kapansa da, kainat soğuktan donsa da, bizimkinin yine de ilkbaharı göreceği bir yer hâlâ vardır ki, o da bir güzelin gözleridir.
Ayaklarım beni eski bir Erzurum sokağına götürüyor. Hoşuma gidiyor sokak aralarından yürümek.. Çünkü buraların havası şehrin merkezi yerlerine göre daha bir başka... Giderek sayısı azalan bu yerlerde insanlar hâlâ birbirlerini tanıyorlar. Her şeye rağmen buralara samimi ve insanı saran bir atmosfer hakim... Kalabalık yerlerin boğuculuğu ve insanların birbirini görmemeye çalışması, birbirinden kaçması gibi davranışlar henüz istilâ etmemiş bu mekânları...
Bu duygular içinde sokağı geçerken, evlere, dükkânlara ve şu asırlık camiye bakıyorum. Bir kenara atılmışlığın şikayetini dinliyorum ondan. Yüreğim eziliyor; bir şey yapamamanın acısıyla kahroluyorum. Tabii bu duruma meydan verenlere ve onlara gereken ilgiyi göstermeyenlere de kahrediyorum. Her sözünün bir yerinde, vefâ duygusuyla, sevgiyle ve büyük bir saygıyla mutlaka hocasından (Fuat İğdebeli) sözeden yazar Feridun Andaç’ın, istasyondan onu uğurlarken söylediği bir sözü geliyor aklıma: “Sabahleyin şehri gezdim. Ara sokaklara girdim. Eskiden bildiğim evleri aradım. Tarihi eserlere baktım. Kapıları oymalı, tavanları işlemeli evlerin çoğu yıkılmıştı. Ayakta kalan tarihi varlıkların ise gerektiği gibi korunduğu söylenemez. Peki; bir on yıl, yirmi yıl sonraya ne kalacak bu şehirden geriye? Şu yeni yapılan semtler mi? Oraları gezmeye bile değer bulmadım.”
Kim ne derse desin veya biz ne yazarsak yazalım; kimsenin okuduğu, dikkate aldığı yok. “Hem canım üç beş taşın sözü mü olurmuş; ne bellediniz bu işi?“sözünü az mı duyduk yetkililerden.
Biz yine aldanalım; tek aldatmayalım da! Bir kış yalnızlığı içinde işte böyle gezip duralım ve karda aşıkların, gariplerin ayak izlerini arayalım. Çünkü ömrün en güzel türküsü aldanış diyor şair (Ahmet Muhip Dranas-Olvido ) :
“Ebedi aşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen aşığın serptiği çiçekler.”
Herkes baharda ya da yazın mı âşık olur ya da olmalıdır. Kışın getirdiği sessizlik ve yalnızlıkla aşka doğru yürüyenler olamaz mı? Bu da nereden çıktı demeyin; okuduğum bir mısrayla takıldı kafama... Belki daha başka şeylerin başlangıcıdır kış; ama şair yine de ikna olmamış, inanmamış şekilde, acaba “Aşk mıdır kış gelince başlayan” diyor.
Kış; ekmeği aşı tamam, sıcak sobanın başında oturanlara sıkıntılı yüzünü pek göstermez. Hele de ulaşamamak ve kavuşamamak zorluğu olmayan yerlerde yaşayanlar için daha da azdır bu sıkıntı. Ama ya şu cümlelerdeki gibiyse durum. O zaman acı bir hançer olup saplanmamalı mı yüreğe?
“....toprağımda kara kış. Köylerin çoktan kesiktir yolu. Her biri karlı çöllerle bir başınadır. Bulguru aşı yağsız, tezek dumanından göz gözü görmez. Bebeler ölür bitlenmeye bile vakit bulmadan.” (Nazım Hikmet)
Kışa yiğitlik edilmez. Tedbirini almadan direnmek faydasızdır ve o hep galip gelir. Gün gelmiş orduları bile mağlup etmiştir. Çocukların sözü mü olur? Ama çoğumuzun şunları yaşadığı da bir gerçektir:
“Buzdan kılıçlarını çekmiş kışla kapışıp, her kavgayı kaybeden o çelimsiz çocuklar biz değil miydik? Ellerimiz cepte, yüzlerimiz soğuktan kızarmış, öyle büzüle büzüle hangi geleceğe yürüyorduk? O yaşadıklarımız, yoksa eski kışlardan birer masal mıydı?”
Yoksul mekânlarda, azık ve yakacak sıkıntısına karşı tahammülü artıran, direnç kazandıran, bir tek şey, evet bir tek şey vardır ki onun adına sevgi derler. Hani şu unuttuğumuz, unutmaya çalıştığımız, sürekli aşındırdığımız ve anlamından uzaklaştırdığımız şey var ya! İşte o! Sevgidir ki; düşeceği yerde insanı tutar, üşüdüğü yerde ısıtır ve dayanma gücü verir. Zalime karşı birleştirir ve mazlumu korur. Sevgiler yan yana getirilerek bir kalkan oluşturulur ve o sevgi kalkanıyla karşı koyulur ancak yokluğa, acıya ve sıkıntıya. Tıpkı şu cümlelerde yazarın anlattığı gibi:
“Hep yanan ve hep yanacak olan o sevgi ateşi yoksa, bir yoksul evinin iğreti ve ürkek dumanı içimizde olanca içtenliğiyle tütmüyorsa, amansız ve uzun kış karanlıklarına dayanabilir miyiz sanıyorsunuz? Hem, sevgisizliğin soğuğundan daha kesin soğuk var mıdır? Masallar da o sevgi yumağından örülmekte değil midir?” (” Kış Masalları Ayna Kırıkları 3 / Hüseyin Yurttaş / Şiir Yazıları, 231 sayfa / Bilgi Yayınevi/ Yeni Dizi, Ocak 2001)
“Bu kış çetin olacak ocağa yüreğimi vursun” dedirten “...bu kışı bahar da unutturamaz.” desek acaba çok mu iddialı konuşmuş oluruz.? ” Biz ne kışlar gördük ne soğuklar ne ayazlar yaşadık.” diyenler elbette çıkacaktır aranızdan... Belki onlar haklıdır da biz unuttuk bir süredir o günleri; karsız ve ılık geçen kışlardan sebebiyle...
Bu şehri anlatmasa da bu günlerde ülkemin bütün toprakları kar altında olduğundan, Ankara’yı anlatan karla kaplı bir şiiri buraya almakta herhangi bir mahzur görmüyorum. Ahmet Arif, adını “Karanfil Sokağı” koysa da o yine de bir kar şiiridir. Bütün bir coğrafyayı kaplayan beyaz örtüyü anlatmaktadır. İşte şiir:
“Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, on altı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır…
(…)
Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al-al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boy verdiğine
Koku Altındağ’da, İncesu'dadır.”