Kaseti olmayan adam

Mekke, henüz vahiy gelmeden Muhammed bin Abdullah’a el-Emin diyordu.

Güvenilir adam.

Kur’an daha sonra onun için çok daha büyük bir hüküm verecekti: “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4)

Bugünün biraz hoyrat diliyle el-Emin’i anlatmaya kalksak belki “kaseti olmayan adam” derdik. Fakat mesele kasetin bulunmaması değildir. Mesele, insanın gizlemek zorunda kalacağı ikinci bir hayat yaşamamasıdır. Açıklayamadığı para, karanlık ilişki, torpille açılmış kapı, makam nüfuzuyla kurulmuş mahremiyet, susturulması gereken insanlar…

Devlet yönetiminde ahlak tam burada başlar.

Çünkü kamu görevlisine emanet edilen şey para değildir yalnız. Yetki de emanettir. İmza emanettir. Personel emanettir. Makam emanettir. Bir insanın tayini, terfisi, itibarı ve ekmeği üzerinde söz sahibi olmak da emanettir.

Bu yüzden mobbing sıradan bir yönetim kusuru sayılamaz. Devletin verdiği yetkiyi şahsi öfkeye çevirmektir. Kamu kasasından para almamış olabilirsiniz ama kamu kudretini zimmetinize geçirmişsinizdir.

Torpil de böyledir.

“Bizim çocuk” dediğiniz anda, hiç tanımadığınız başka bir çocuğun hakkına girebilirsiniz. Liyakati bir telefonla ezdiğinizde mesele artık personel politikası değildir. **Kul hakkıdır.**

Uçkur meselesi de aynı ahlakın içindedir.

Makamın sağladığı nüfuzu, kendisine bağlı veya kendisinden iş bekleyen insanların üzerinde kullanmak “özel hayat” denilerek geçiştirilemez. Gücün olduğu yerde rıza meselesi de ahlaken ağırlaşır. Makam insanın nefsini büyütebilir. Etrafındaki insanların davranışını değiştirebilir. Dün yüzünüze bakmayanların bugün sizi alkışlaması, insanın kendisi hakkında tehlikeli bir yanılsama üretir.

İktidarın psikolojisi budur: İnsan bir süre sonra kendisine gösterilen hürmetin şahsına ait olduğunu zanneder.

Oysa çoğu zaman insanlar adama değil, **makama ayağa kalkmaktadır.**

İslam’ın kamu ahlakı bu yüzden şaşırtıcı derecede serttir.

Hayber günü sahâbeden bazıları öldürülenleri sayarak “Filân şehittir, filân şehittir” derken bir adam için de aynı şeyi söylediler. Resûlullah buna itiraz etti:

“Hayır! Ben onu beytülmâlden aşırdığı bir hırka yahut yağmurluktan dolayı cehennemde gördüm.” (Müslim, Îmân, 182)

Bir hırka…

Bugünün devasa bütçelerini, ihalelerini, makam araçlarını, temsil giderlerini, lojmanlarını, kadrolarını düşünün.

Bir hırkanın hesabını soran dinin mensupları olarak kamu malı karşısında bu kadar rahat olmayı hangi fıkıhla açıklayacağız?

Mesele zaten büyük para veya küçük para değildir. Mesele **emanete el uzatan eldir.**

Ahlak fırsatsızlık değildir. Önünde para yokken dürüst, yetkin yokken merhametli, kimse sana muhtaç değilken namuslu görünmek kolaydır. Asıl sınav imza kalemi eline verildiğinde başlar.

Makam karakter üretmez. Karakteri ele verir.

Kibir varsa makamda görünür. Açgözlülük ihalede, akrabacılık atamada, şehvet kapalı kapılarda, intikam mobbingde ortaya çıkar.

İşin en ürkütücü tarafı şudur: Yozlaşmış bürokrat her zaman cahil ve beceriksiz değildir. Bazen mevzuatı herkesten iyi bilir. Hangi işlemin nasıl örtüleceğini, hangi görevlendirmenin nasıl yapılacağını, hangi cümlenin tutanağa nasıl geçirileceğini de bilir.

Kötülük bürokrasiyi öğrendiğinde kravat takar ve resmî yazışma diline geçer.

Onun için devlete insan seçerken diplomasına, tecrübesine ve liyakatine bakmak yetmez.

Bir soru daha sormak gerekir:

Emin mi?

Parayla satın alınabilir mi? Makamıyla insan ezer mi? Yakınlarını devlet kapısından geçirir mi? Uçkurundan tutulabilir mi? Bir gün bütün hesapları, mesajları, ilişkileri ve kararları ortaya dökülse başını kaldırarak yürüyebilir mi?

Muhammedü’l-Emin’in bugüne söylediği söz budur.

Devlet, güvenemediği adama emanet edilmez.

Kur’an, Peygamber’in kendi hanesinden başlayarak iktidar ile dünya ziyneti arasındaki çizgiyi de son derece açık çizer:

“Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: Eğer dünya hayatını ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle bırakayım. Yok eğer Allah’ı, Resûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/28–29)

Peygamber evinde bile dünya nimetleri ile davanın ahlakı arasına böylesine keskin bir çizgi çekiliyorsa, devlet makamını servet, şöhret, nüfuz ve ihtiras kapısına çevirenlerin kendilerine sorması gereken soru ağırdır:

Biz gerçekten Muhammedü’l-Emin’in ahlakını mı taşıyoruz, yoksa adını taşıyıp imtihanından mı kaçıyoruz?..