Kavgamızın adıdır Recep Tayyip Erdoğan!

0

Hollanda, büyük bir skandala imza attı. Diplomatik teamülleri ayaklar altına aldı. Kendi değerlerini, kendi postallarıyla çiğnedi. Türkiye Cumhuriyeti'nin Bakanını, Konsolosluğa 30 metre mesafede durdurdu ve Türkiye'nin toprağı sayılan Konsolosluk binasına girmesine müsaade etmedi. Hollanda devleti, bununla kalmadı, Bakan Kaya'nın korumalarını ve çalışma ekibini gözaltına aldı. Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Bakanını, polis eskortuyla Almanya sınırına kadar götürüp "sınır dışı" etti.

Neresinden bakarsanız bakın skandal!

Neresinden tutarsanız tutun diplomatik kabalık!

Bakan Kaya'ya reva görülen bu muamelenin tam olarak adı "diplomatik kabadayılık"tır!

Medeniyetin beşiği denilen, "demokrasinin doğduğu yer" diye cakası satılan ve insan hak ve hürriyetleri ihracatçısı olarak dünyaya pazarlanan Avrupa Birliği'nin günün sonunda geldiği nokta bu işte!

Faşizm, Nazizm, İslamofobi, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, nefret diz boyu…

Aşırı sağcılık, Avrupa'nın tüm ülkelerinde yükselen bir değer olarak karşımızda duruyor.

Peki, Avrupa neden bu hale geldi?

Batı medeniyeti neden ahlaki bir çöküş yaşıyor?

Erdoğan, neden hedef tahtasına konuluyor?

İki nedenden ötürü…

Birincisi, Batı oryantalizminin çöküşü.

İkincisi, Erdoğan'ın genelde Doğu halklarının özelde ise Müslümanların temsilcisi olarak kabul görmesi ve bir "paratoner" gibi Batı'nın İslamofobik saldırılarını üzerine çekmesi.

İslamcılık nosyonu ve yeniden küllerinden doğan Doğu imgesi, Erdoğan'ın şahsında tecessüm etti. Bu yeni durum her ne kadar belirli bir süre defacto olarak kendisini var etse de zamanla yerleşik bir hale dönüştü ve Erdoğan'ın temsiliyeti hem teorik hem de pratikte geniş kitleler tarafından benimsendi.

Batı oryantalizmi, belki de tarihinde ilk kez günahlarının bedeliyle yüzleşmenin ve bu bedeli ödemenin eşiğine geldi. Aslında "Arap Baharı" diye adlandırılan halk hareketinin ana dimağı da Batı oryantalizmine karşı biriken öfkenin kitleselleşerek dışa vurulmasıydı. Ne var ki, Doğu halklarının sömürü düzenine karşı başlattığı bu direniş, Batılılar tarafından ilk başta "demokratik tavır" diye nitelendirilip desteklense de, sonraları "isyan" olarak nitelendirilip bastırıldı ve domino etkisi tersine çevrildi. Bir başka ifadeyle Müslüman coğrafyada yaşayan mazlum halkların dikta rejimlerine ve Batı sömürgeciliğinin temsilcilerine karşı başlattığı tabandan tavana doğru ilerleyen devrim, bir süre sonra Batılıların müdahalesiyle, tavandan tabana doğru ilerleyen bir darbeye dönüştü ve halk devrimi maalesef kadük kaldı.

Mısır'daki darbe, seçimle iş başına gelmiş Mursi'nin iktidardan alaşağı edilmesi, bununla eş zamanlı olarak Baas rejimi temsilcilerinin pamuklara sarılarak korunması, Esed'in raf ömrünün uzatılması, Batılıların maşası olan yöneticilerin babadan oğla devrettikleri makam koltuklarına çivilerin çakılması ve Erdoğan'ın Gezi, 17/25 Aralık gibi müdahaleler ile devrilmesinin amaçlanması, genel olarak Doğu halklarının uyanışını engellemek ve sömürge düzenini yeniden tahkim etmek için tasarlandı.

Bu sömürge düzenine karşı başlayan direniş bastırılmış gibi görünse de varlığını sürdürmeye devam etti. Diğer yandan Batı kolonyalizmi, bu coğrafyanın uyanışını engellemek ve bu toprakları yüzyıl daha sömürmek için laboratuarda ürettiği DAEŞ gibi terör örgütleriyle iş tutmaya başladı.

Tüm bu hercümercin, kapitalist pragmatizmin ve adaletsizliğin bir bedeli var kuşkusuz.

Batı'da yükselen islamofobi, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının temelini "bedelden kaçma" fikri oluşturuyor.

Batılılar, günahlarının bedelini ödemek istemiyorlar!

Talan ettikleri, sömürdükleri ve yerle bir ettikleri coğrafyalardan kaçıp canını kurtarmak isteyen mazlumları ülkelerine kabul etmek istemiyorlar!

Sahip oldukları tüm değerleri, tüm kaynakları, tüm gelişmişlikleri Doğu'ya borçlu olanlar, kanını emdikleri, yakıp yıktıkları ve kuruttukları Doğu medeniyetinin mensuplarını dışlıyorlar. Kendi kurdukları çarpık düzenin iflas etmesiyle ortaya çıkan "insanlık dramından" yangından kaçar gibi kaçıyorlar.

ABD'de Trump'ın seçilmesi, Macaristan'da FIDESZ, Polonya'da PİS, Avusturya'da FPÖ, Fransa'da FN, Hollanda'da PVV, İngiltere'de UKIP, Almanya'da AFD, Sırbistan'da SRS, Danimarka'da DF, Finlandiya'da PS gibi yabancı karşıtı, aşırı sağ partilerin Avrupa'da yükselişe geçmesi temel nedeni, Avrupa halkının konforundan taviz vermek istememesi, ekmeğini Doğu halkı ile bölüşmek istememesidir.

Bir tarafta göç etmek zorunda kalan milyonlarca suçsuz ve günahsız insan, diğer tarafta bu trajediyi görmezden gelen, suç ve günahı üstlenmeyen milyonlarca bencil insan!

İşte Erdoğan, Doğu ile Batı'nın bu zorunlu yüzleşmesinin tam ortasında bir karakterdir.

Erdoğan, "one minute", "dünya beşten büyüktür" gibi sarsıcı itirazlarla, Batılıların günahını direk yüzlerine söyleyebilen tek lider. Erdoğan'ın bu cesareti, doğal olarak onu Müslüman coğrafyanın temsilcisi haline getiriyor.

Avrupalılar da "Erdoğan'ın sınırları aşan liderliğini" görüyor ve kabul ediyor.

Bu yüzden, Hollanda, Almanya, Avusturya gibi ülkeler, Müslümanlar ile kavgasını Erdoğan üzerinden yürütüyor.

Bu tarihsel devinimin bugün geldiği yer, "yeni bir sosyolojiyi" ima ediyor.

Bu sosyolojinin seyrini "Erdoğan'ın dik duruşu ve vereceği kararlar" belirleyecek.

İlerleyen günlerde, dış politik nezaketi ayaklar altına alan, hatta yer yer demokrasinin tamamen askıya alındığı, çok çetin ve çok sert yaptırımlar gelecek.

Fakat hiçbir yaptırım, hiçbir antidemokratik ve faşist uygulama, Müslümanların yükselişini durduramayacak, Avrupa'nın çöküşünü engelleyemeyecek.

Erdoğan'ın şahsında ete kemiğe bürünen direniş, Müslüman halkın müstekbir Batı'ya karşı bir direnişidir.

Bu direniş bizim direnişimizdir!

İşte bu yüzden Erdoğan'ın arkasında durmak, mazlumların arkasında durmaktır.

İşte bu yüzden Erdoğan'ı ayakta tutmak, mazlum halkları ayakta tutmaktır.

Batı ile kavgamızın adı Recep Tayyip Erdoğan'dır!