Kayser-i Rûm'un rüyası

29 Mayıs geldi yine toplardan söz ettik.

Şahi toplarından...

Gemilerin karadan yürütülmesinden...

Yıkılan surlardan...

Fakat İstanbul'un fethi, surların önünde başlamadı.

Fetih, İstanbul'dan çok önce başladı.

Türkler, Konstantinopolis'in kapılarına geldiklerinde bin yıllık bir yürüyüşün mirasçılarıydılar. Orta Asya bozkırlarından çıkmışlar, İran coğrafyasından geçmişler, Anadolu'ya ulaşmışlar ve ardından Balkanlara yerleşmişlerdi. İlginç olan şudur ki Fatih'in ordusu İstanbul'a doğudan gelmedi. Batıdan geldi. Edirne'den geldi. Rumeli'den geldi. Balkanlardan geldi.

1453 yılında Osmanlı Devleti artık bozkırın kenarında kurulmuş bir beylik değildi. Avrupa siyasetinin merkezindeki en büyük güçlerden biriydi. Topraklarının önemli kısmı Avrupa'daydı. Ordusunun büyük bölümü Rumeli'de yetişmişti. Devlet kadroları Balkanlardan Akdeniz'e kadar uzanan geniş bir dünyanın tecrübesini taşıyordu.

Bu yüzden İstanbul'un fethi basit bir Doğu-Batı savaşı değildir.

Tarih, sloganların anlattığından daha karmaşıktır.

Şehrin surları üzerinde Latin askerleri vardı. Cenevizliler vardı. Venedikliler vardı. Fatih'in ordusunda ise Türkler kadar Arnavutlar, Boşnaklar, Sırplar ve farklı Balkan toplulukları bulunuyordu.

Demek ki mesele medeniyetlerin birbirini yok etmesi değildi.

Mesele, yeni bir siyasî düzenin doğuşudur.

Fatih bunu herkesten iyi biliyordu.

Bugün Rami Kütüphanesi'nde sergilenen şahsî kitaplığına baktığımızda karşımıza yalnız bir kumandan çıkmıyor. Aristoteles okuyan bir hükümdar çıkıyor. İbn Sina'yı inceleyen bir araştırmacı çıkıyor. Batlamyus'un coğrafyasını okuyan bir devlet adamı çıkıyor. Astronomiyle ilgilenen bir bilim meraklısı çıkıyor.

Aynı rafta tefsir ile geometri duruyor.

Kelâm ile optik yan yana bulunuyor.

Tıp ile felsefe birbirine komşu oluyor.

Çünkü Fatih, bir şehri almadan önce dünyayı anlamaya çalışıyordu.

İstanbul'un fethi biraz da bir kütüphanenin zaferidir.

Bir fikrin zaferidir.

Bir hazırlığın zaferidir.

Nitekim Osmanlı'nın fetih anlayışı da böyleydi.

Yıldırım Bayezid dönemindeki kuşatmalar sırasında İstanbul'da bir Türk mahallesi oluşmuştu. Osmanlı henüz surları aşamamıştı ama şehirle bağ kurmaya başlamıştı. Tüccarlar vardı. Zanaatkârlar vardı. Dervişler vardı. Osmanlı ile şehir arasında görünmeyen bağlar vardı.

İşte bugün Fatih'te, Unkapanı'nda mütevazı bir kabirde yatan Horoz Dede'nin hikâyesi bu görünmez bağlardan biridir.

Rivayete göre Horasan'dan gelen bir Yesevî dervişiydi. İstanbul'daki Türk mahallesinde yaşıyor, sabahları horoz gibi öterek insanları namaza kaldırıyordu. Bu yüzden ona Horoz Dede denilmişti.

İlk bakışta basit bir halk hikâyesi gibi görünebilir.

Oysa erken Osmanlı tarihini iyi bilenler için hikâye daha farklı anlamlar taşır.

Osmanlı'nın kuruluş döneminde sınır boylarında faaliyet gösteren gazi çevreleri, ahi teşkilatları, alp-erenler ve Yesevî geleneğinden gelen dervişler yalnız dinî hayatın temsilcileri değildi. Yol açıyorlardı. İnsan yetiştiriyorlardı. Haber taşıyorlardı. Ticaret ağları kuruyorlardı. Toplum ile devlet arasında görünmeyen bağlar oluşturuyorlardı.

Bugünün diliyle konuşursak, devlet aklının en görünmez damarlarıydılar.

Elbette Horoz Dede'nin hikâyesini bir menkıbe olarak okumak mümkündür. Ama bir devlet metaforu olarak da okumak mümkündür.

Devlet bazen ordudur.

Bazen diplomattır.

Bazen mühendistir.

Bazen de bir derviştir.

Şehri tanıyan, insanları tanıyan, zamanı bekleyen görünmez bir hafızadır.

Fatih surların önüne geldiğinde yalnız asker getirmemişti. İki asırlık bir tecrübe getirmişti. Akşemseddin'in maneviyatını getirmişti. Mühendislerin hesabını getirmişti. Rumeli'nin birikimini getirmişti. Dervişlerin sabrını getirmişti. Kütüphanelerde biriken bilgiyi getirmişti.

Bu yüzden İstanbul'un fethi bir günün hikâyesi değildir.

Bir milletin sabrının hikâyesidir.

Bir devlet aklının hikâyesidir.

Bu yüzden Fatih, fethettiği şehrin ardından kendisine yalnızca hükümdar demedi.

Kayser-i Rûm dedi.

Çünkü o, bir medeniyeti yıkmaya değil, tarihin farklı damarlarını aynı devlet çatısı altında birleştirmeye talipti.

29 Mayıs'ın asıl dersi de budur.

Büyük devletler büyük hayaller kurar.

Büyük fetihler büyük hazırlıklarla gelir.

Büyük fetihler büyük komutanlar ister.

Büyük devletler şehirleri fethetmez; zamanı geldiğinde tarih onların önünde kapılarını açar.