Kimin Karşısındayız

Moda oldu artık, "İrancı" demek, "gizli İran ajanı" yaftasını diline dolamak, kolaycılığın siyasetini yapmak. Sosyal medyanın gürültüsü içinde vicdanı yüksek sesle değil, kalabalığın yankısıyla ölçenler çoğaldı.
Bugün Türkiye’de bazı çevreler, düşünce tartışmasını bırakıp yaftalamayı fikir zannetmeye başladı. Bir insan zulme karşı ses yükseltti diye hemen bir ideolojik torbaya atılıyor. "İrancı", "şucu", "bucu" diye başlayan cümleler, aslında tartışmayı değil, susturmayı hedefliyor.
Oysa mesele basit ama yakıcıdır.
Kimin yanında olduğumuz değil, kimin karşısında durduğumuz önemlidir.
Bugün dünyaya baktığımızda, islam coğrafyası acının haritası gibi. Şehirler yıkılmış, çocukların gülüşü göç etmiş. Konuşanlar çoğu zaman güç dengelerini, stratejik hesapları, küresel çıkarları anlatır. Ama insanın yüreğinde kalan soru değişmez.
Bir çocuk ölürken hangi hesap meşrudur?
Mazlumun feryadı hangi diplomatik denklemle susturulur?
Tarih boyunca güç merkezleri değişti ama zulmün dili değişmedi.
Bugün de değişmiyor.
Son zamanlarda Türkiye’de garip bir dil yükseliyor. Bir insan, bir topluluk ya da bir olay hakkında konuştuğunda, hemen "İrancı" damgası vuruluyor.
İnsan, zalime karşı ses yükseltti diye suçlanır mı?
Bir halkın acısını paylaşmak, kendi halkının düşmanlığı anlamına gelir mi?
Burada açık konuşalım.
Hiçbir devlet kutsal değildir. Hiçbir siyasal yapı eleştirinin üstünde değildir. Ne İran eleştiriden muaf olabilir ne de başka bir devlet.
Ama aynı şekilde, zulme uğrayan insanların acısı da politik rekabetin malzemesi olamaz.
Bir coğrafyada bombalar düşerken, "ideolojik skor" tutmak, insanlığın yorgunluğunu artırır.
Bugün bazıları, “İran’a karşı sert olmak” ile "mazlumun yanında olmak" arasında zorunlu bir eşitlik kurmaya çalışıyor.
Oysa sorulması gereken soru şudur.
Hangi zulme sessiz kaldık?
Hangi masumun gözyaşını görmezden geldik?
Hangi çocuğun korkusunu politik sloganların altında ezdik?
Eğer vicdan siyasetin önüne geçmezse, siyaset vicdanı boğar.
Ortadoğu tarihi sadece savaşların değil, aynı zamanda medeniyetlerin de tarihidir. Bir yanda yıkımlar, işgaller, müdahaleler. Diğer yanda direnişler, yükselişler, yeniden kalkmak arayışları.
Bugün bazı çevreler, bütün meseleleri tek bir eksene indirgemeye çalışıyor. Bakın, mesele İran sevgisi ya da İran düşmanlığı değildir.
Mesele ilkesiz savrulmanın karşısında durmaktır.
Bir gün bir politik gücü alkışlayıp ertesi gün aynı gücü lanetleyenlerin dünyası, düşüncenin değil rüzgârın dünyasıdır.
Rüzgâr nereye eserse oraya dönenler, fikir sahibi değil, atmosfer takipçisidir.
Vicdan, jeopolitik çıkar hesaplarının altında ezilmeyecek kadar güçlü olabilir mi?
Eğer bir insan, "Zulme karşıyım" dediği için hemen bir ideolojik kalıba sokuluyorsa, orada fikir hayatı zayıflamış demektir.
Şunu net söylemek gerekir.
Anti-emperyalist olmak, sadece slogan değildir. Tarihsel bir duruştur.
Anti-kolonyalist olmak, sadece geçmişe ait romantik bir hatıra değildir insan onurunu koruma iddiasıdır.
Bazıları bunu anlamak istemeyebilir.
Ama dünya sadece güçlülerin değil, aynı zamanda vicdanı olanların da sahnesidir.
Bugün Gazze’den Beyrut'a, Şam’dan Tahran’a kadar geniş bir coğrafyada insanlık sınanıyor.
Sınanan sadece devletler değil insanın ahlakı, insanın susma biçimi, insanın korku karşısındaki duruşudur.
Zulme alkış tutanlar tarih sayfalarında kalacak.
Ama susarak zulmü normalleştirenler de unutulmaz.
Bir kez daha soralım.
Kimin yanındayız?
Bu soru basit değildir.
Çünkü bu soru, insanın karakterini ortaya çıkarır.
Mazlumun yanında mı duracağız, yoksa gücün yanında mı?
Gerçek, propaganda gürültüsünden daha değerlidir.
Vicdan, siyasi hesaplardan daha ağırdır.
Fikir oynaklığı, çağımızın en büyük hastalıklarından biridir.
Bugün bir fikri alkışlayıp yarın aynı fikri linç etmek, sadece politik strateji değildir aynı zamanda ruh yorgunluğunun göstergesidir.
Duruşu olmayanların en çok konuştuğu çağdayız.
Tarih, vicdan sadakatini yazar.
Biz kimin karşısındayız?
Zulmün karşısındayız.