İlk gençlik yıllarımda, münevver bir Türkmen dostumdan, bir Kerkük hoyratı duymuştum. Hoyratın bir bölümünde şöyle söyleniyor:
Ekli, dertler birbirine ekli;
Kınamakla dertler tükenmez!
Senin kalkman gerekli…
Tam 3 asırdır, yeryüzünde adaletin kaynağı, simgesi ve yegane gücü olan Yüksek İslam Medeniyeti'nin ve marufun temsilcileri konumundaki Müslümanların zayıf düşmesi ve nihayet mağlup olmaları sebebiyle; dünyamız kan-kin ve gözyaşının hakim olduğu; zulüm ve sömürünün her sahada bir karabasan gibi sadece Müslümanların değil tüm ezilenlerin üzerine çöktüğü bir karanlık devri yaşamaktadır. Bu hezimet, mağlubiyet ve yıkım çağlarında, maalesef Müslümanlar, fikren de bir fetret ve uyku döneminin nesneleri haline geldiler. Müslümanlar, bu zifiri karanlıktan kurtulmak için, ilim-irfan-san'at ve fikir dünyasında etkin olmaktan çok uzak bir biçimde; genellikle anlık/duygusal tepkiler vererek mevcut olumsuzluklardan hep başkalarını sorumlu tutan, tıpkı yukarıda verdiğim hoyrattaki gibi sürekli kınayan edilgen bir tavrı benimsediler. Bunun yegane sebebi de Müslümanların
Rasûlullah (s.a.v) bir gün buyurdular ki:
"Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler." Bunun üzerine sahabeler şaşkınlıkla sorarlar:
"Ya Rasûlullah, o gün sayımız çok mu az olacak?" Efendimiz (s.a.v): "Hayır" der. "Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat siz -çokluğunuz- bir akıntıyla taşınan çerçöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de "vehn" verecek."
Bunun üzerine sahabilerden biri sorar: "Vehn nedir ya Rasûlullah?.."
O da buyurdu ki: "Dünya sevgisi ve ölüm korkusu".
Şayet bu olumsuz hayırsız ve karanlık dönemden kurtulmak istiyorsak; her şeyden evvel, İki Cihan Serveri Rasulullah'ın (sav) tabiriyle "vehn"i yani dünya sevgisi ve ölüm korkusunu yüreklerimizden atmamız gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra da, duçar olduğumuz bu zilletten azad olabilmek için başkalarını tenkit etmek, kınamak yerine; bu pasif ve hazin duruma nasıl geldiğimizin özeleştirisini yaparak kendimizi bir nefs muhasebesine tabi tutmamız gerekiyor. Bunu yaparken de tepkisel değil, tam tersine yeni tabirle pro-aktif bir yaklaşım sergilememiz icap ediyor. Pro-aktif olmak demek; bilinçli bir biçimde, sonu olumlu veya olumsuz olsun yeni koşullar oluşturmak ya da mevcut koşulların seyrini değiştirmek için inisiyatif kullanmaktırYeryüzünde Allahın halifeleri olarak bu kötü gidişe son vermek, zulüm ve sömürünün önüne geçmek ve nihayetinde yeryüzünde adaleti tesis etmek arzusundaysak bunu yapmak zorundayız. Bize bunu Kur'an öğretiyor. Nebilerin kıssaları öğretiyor, en güzel örneğimiz olan Efendimiz'in (sav) hayatı gösteriyor. Dünyayı ve içinde yaşadığımız yozlaşan toplumları değiştirmeyi gerçekten istiyorsak Yahudiyi, Hristiyanı, Siyonisti, Emperyalisti, Kapitalisti, Komünisti, Faşisti, Budisti ya da Liberalleri; onların lideri olan kişileri işaret ve itham edeceğimize öncelikle kendimizi bir sigaya çekmemiz gerekmez mi?
Kur'an'da zikredildiği üzere, Hz. Yunus'u (as), denize atanlar, boğulmasını ve ölmesini istediler. O'nu gemiden denize attıklarında, Hazreti Allah, hemen büyük bir balık gönderdi. Ve balık O'nu yuttu. Bu sıkıntılı durumda bile Yunus (as) kimseyi kınamadı, itham etmedi, balığın karnındayken isyan da etmedi. Ve aynen şunu söyledi : "Senden başka hiçbir ilah yoktur, sen bütün noksanlıklardan münezzehsin, muhakkak ki ben nefsime zulm edenlerden oldum".Bir sonraki ayette de, Yüce Allah'ın Hz. Yunus'un samimi duasına karşılık olarak onu mucizevi bir biçimde kurtardığı bildirilmiştir. Bu kıssa çok manidardır. Yunus Peygamberin böylesine bir badiredeki ifadesi aslında hepimize yol göstericidir. İçine düşülen olumsuz durumlardan başkalarını kınayarak, suçlayarak değil; ancak ve ancak önce kendimizi sorumlu tutarak, ve pro-aktif bir tavırla somut çözümler üreterek çıkabileceğimizin de en büyük delilidir.
İKİ DOĞU ve İKİ BATI'NIN RABBİNE EMANET OLUN...