Kitabın ortasından!

Kıbrıs’ın Güneyinde İsrail, ABD ve İngilizlerin kurmaya çalıştıkları tezgah, Adalar Denizinde Yunanistan’ın İsrail gazıyla yeni bir cephe açma girişimleri ve bizim Mavi Vatan doktrinini yasalaştırma adımlarımız, İran, Lübnan, Suriye, Filistin cephelerine yapılan saldırılar, Çin’in yeni küresel aktör olma çabası, Rusya ve Avrupa’nın çekişmesi derken adeta kıyamet savaşlarına doğru hızla ilerleyen bir sürece şahit oluyoruz.

Devletimiz, müthiş hamlelerle dış politikada önümüzü açıyor. Bölgede aktif bir gücüz, oyun kurup oyun bozabiliyoruz. Türkiye, fiziki şartlarını düzeltirken, alt yapı savunma sanayi sağlık sistemi yeni kurumsal yapılar ile gerçekten devlet yapılanmasını güçlendirdi, zamanın gereklerine uygun hale getirdi. Dostları sevindiren bu durum düşmanları ise korkutuyor.

Küresel emperyalist-siyonist düzene politik olarak direnen neredeyse tek güçlü ülkeyiz. Dışarda- muhitte güçleniyoruz ama merkezde ciddi sıkıntı içerisindeyiz. Osmanlı, muhitteki yenilgilerle çökmedi. Merkezden çökertildiği için yıkıldı. Merkez çökerse muhitteki başarılar bir anda hezimete dönebilir.

Artık bazı şeyleri doğru zeminine oturtmalı ve belimizi büken yükleri sırtımızdan atmamız gerek.

Ne yaparsanız yapın her şey insan unsuruna dayanır. Teknoloji, ekonomi askeri ve politik güç, vasıtası olduğu gaye ile kıymetlidir ve onunla değer bulur. İnsana tahakküm eden para, teknoloji, bilim ve gayesiz politika faydalı değil zararlıdır. İnsanı insan yapan sadece inancı ve gayesidir.

Bunca kaosun ortasında ülke gündemine, hayat tarzımıza, sosyal ortamlara, tartışılan meselelere bakınca insan bazen kahırlanıyor. Kaderi İlahi olmamız gereken noktaya yol açarken bu yolun hakkını verecek, asıl ve gerçek problemlerin çözümüne dair adımların atılmaması veya gevşek şekilde sadece kişilerin inisiyatifiyle çözüme kavuşturulma çabası bize zaman, para, enerji ve nesil kaybettiriyor.

Ülkemizin ana sorunu ekonomi değil. Hiçbir zaman da olmadı. Fakat ilerleme, gelişme ve güçlenmenin kriteri olarak ekonomiyi ortaya sürer ve milleti bu endekse bağımlı hale getirirseniz sorun ekonomi olur.

Güçlü, sosyal yapısı iyi ve dünyanın pek çok ülkesinden daha iyi şartlarda yaşayan bir milletiz. Tarihimiz coğrafyamız, çalışkan insanımızla örnek olabilecek durumdayız. Ama bir dengesizlik, denetim problemi ve mefkure sorunu yaşıyoruz.

Sıkıntı şu. Artık devletin olması gerektiği gibi kendi genetiğine uygun şekilde sistem kurması, bunun yasal zeminini, ahlakını, eğitim ve ekonomi modelini oluşturması gerekiyor.

Milletin kahir ekseriyeti Müslüman, ama sosyal hayat neredeyse İslam’dan tamamen uzak. Talebelerin yüzde doksanı Müslüman -evladı düzeltmek için adımlar da atılıyor- ama eğitim hala seküler Darwinist Batıcı temelde. Her gün tuhaf hukuk skandallarıyla uyanıyoruz ama yasa böyle deniliyor. Ticaret hayatında genel bir güvensizlik ve hiçbir kural tanımadan kazanmaya odaklı ve yasa ile frenlenemeyecek bir hırs ve tamah… Aile kurumu çürümeye yüz tutmuş, insanlar birbirine güvensiz. Kadın kadın gibi, erkek erkek gibi değil, fıtratın gerekleri yasa ve uygulamalarla ters yüz halde. En önemlisi de Ahlaki yozlaşma. Ahlaki kriteri olmayan bir kişiyi polisle zabıtayla zapt edebilir misiniz?

Ahlaki kriterimiz ne bizim?

Lafa gelince her kötü şeyi Müslümanlara mal edip “Müslüman gibi davranın, ama devletin dini olmaz, hayatın her alanında da seküler yaşam tarzı hakim olsun” deyince sonucun böyle olması kaçınılmaz değil mi?

Kalabalıkların rol modellerine, izledikleri program ve dizilere, özendikleri ünlülere, ünlü yapılan kişilere ve kültür sanat faaliyetlerinin topluma ne tür bir yaşam tarzı empoze ettiğine bir bakın. Evinde oturan aileleri sabah kuşağı kanalizasyon programlarıyla, zenginliği, gücü, şiddeti mafyayı, ahlaksız aile ve aşk ilişkilerini temel alan akşam kuşağı dizileriyle ifsat etme faaliyeti tam gaz devam ediyor. Adeta kötülüğü teşvik edip şuurlara yerleştiriyorlar

Dünyadaki suç sıralamasında en altlarda olmasına rağmen 90 milyonluk ülkede günde milyonda bir kişinin işlediği bir suçu saatlerce gösteren haberlerin neticesi ülkesi ve milletinden nefret eden insanlar yığını oluşturuyor. İnsanların zihnini inanç, kültür sanat edebiyat ve sosyal meseleler inşa eder. Politik mücadelenin merkezine inancımıza uygun sistem inşası ve bu doğrultuda kültür anlayışı oluşturmak konulamadığı için kendi çocuklarımız bize yabancı yetişiyor.

Devleti tahkim edip eksikliklerini gidermek için çalışıyoruz da, hangi temelin üzerine inşa ediliyor yeni yüz yılda bu ülke? Yani devletimizin hukuku, kurumları, yasası, ekonomisi ahlakı, eğitim ve sosyal hayatını belirleyen temel kriter ne?

Devlet ve Türk milleti olarak, bin yıldır Anadolu’nun toprağına İlayi Kelimetullah uğruna canını vermiş ecdadın çocuklarının devlet mefkuresi ne?

Herkes kendisine şu soruyu sorsun ve verebiliyorsa bir cevap versin.

Neyiz biz? Laik seküler bir Batı ülkesi mi? İslami bir sisteme sahip İslam ülkesi mi? Osmanlı mı, Hitit mi, Eti mi?...

Kimiz biz?

İslam desen değil. Batı desen değil. Osmanlının devamı desen değil. Budist değil Siyonist değil, Şamanist değil, Şintoist değil. Ama hepsinden biraz var. Hangi inanç sistemini, ideolojiyi, ideali hedef almış ve gayesi nedir bu devletin? Devletin inancı net olmadığı için milletin ruhu muallakta, zihni karışık, yaşantısı gel gitlerle dolu.

Şairin “Bir elde kadeh Bir elde kuran Ne tam kafiriz ne tam Müslüman” dediği hal, hayatımızı öyle bir kuşattı ki, gitsek gidemiyor, kalsak kalamıyoruz.

Önümüzde öyle sarp yokuşlar var ki, bu suyun menziline ulaşabilmesi için gürül gürül ideal ateşiyle yanan milletine ihtiyacı var.

Bunu sağlayabilmek içinse insanımızın ruhuna vurulan prangayı çözmek gözlerindeki sisi gidermek akıllarındaki pusu dağıtmak ve varacağı hedefi idealize etmek gerek. Dost ve düşman tayini belirsiz, şahsiyet hamuru kendi inancına göre yoğrulmamış kalabalıkların ne olduğunu ve ne istediğini izah edemediği bir zihinle hedefe koşması muhaldir.