Son yıllarda Filistin meselesine ilişkin küresel kamuoyunda yaşanan kırılma, yalnızca Gazze’de art arda yaşanan yıkımların görünür hâle gelmesiyle açıklanamaz. Asıl kırılma, on yıllardır Batı merkezli propaganda aygıtları tarafından bastırılan hakikatlerin artık örtülemez hâle gelmesinden kaynaklanmaktadır. 1967’den bu yana süren işgal, Batı’nın medya, akademi ve kültür endüstrisi aracılığıyla kurduğu söylem düzeni içinde ya meşrulaştırılmış ya da görünmez kılınmıştır. Filistin, bu bağlamda yalnızca askeri ve ekonomik değil, aynı zamanda epistemolojik bir abluka altına alınmıştır. Ancak bu ablukayı yaran ve yerleşik anlatıyı bozan bazı cesur sesler de var: BM Özel Raportörü Francesca Albanese.
Albanese’i uluslararası düzlemde istisnai kılan şey, sahip olduğu unvan ya da kariyer geçmişi değil; uluslararası hukuku siyasi çıkarların dili olmaktan çıkarıp, kendi iç tutarlılığı ve kavramsal netliğiyle konuşur hâle getirmesidir. Gazze’ye yönelik saldırılar sırasında ateşkes çağrılarında ısrar etmesi, Filistinlilerin etnik temizlik riskiyle karşı karşıya olduğunu açıkça ifade etmesi ve nihayet 2024’te BM İnsan Hakları Konseyi’ne sunduğu raporda İsrail’in eylemlerini “soykırım” olarak tanımlaması, Batı’nın uzun süredir koruduğu söylem konsensüsünü kökten sarsmıştır. Bu tanım, yalnızca hukuki bir nitelendirme değil; aynı zamanda bastırılmış vicdanlar için meşru bir konuşma alanı yaratmıştır.
Albanese’in dili, Batı siyasetinin alışık olduğu muğlaklıkları reddeder. Yerleşimci sömürgeciliği kendi adıyla anar, ırksal ayrımcılığı hukuki kategorisiyle tanımlar, zorla göç, mülksüzleştirme ve yok etme politikalarını somut verilerle belgeler. Bu netlik, Batı’nın demokrasi, insan hakları ve medeniyet söylemi ardında gizlediği şiddet düzenini görünür kılar. ABD ve Avrupa bu aynada, kendi iddia ettikleri değerlerin tam karşısında; soykırımın finansörü, askeri destekçisi ve politik meşrulaştırıcısı olarak belirir.
Albanese’e yönelen ekonomik yaptırımlar, diplomatik baskılar ve görevden alınma çağrıları, onun “tarafsızlığına” değil, hakikati bu açıklıkla dile getirmesine duyulan korkunun sonucudur. Bu saldırılar, aynı zamanda Batı’nın kendi kurduğu söylemsel düzenin ne kadar kırılgan olduğunu da göstermektedir. Zira Albanese’in raporları, küresel ölçekte yükselen protestoları, kampüs hareketlerini, boykotları, grevleri ve dayanışma girişimlerini hukuki bir zemine oturtarak meşrulaştırmaktadır.
Bu yönüyle Albanese, yalnızca bir BM raportörü değil; kurumsallaşmış küresel suskunluk içinde yükselen bir söylemsel müdahaledir. Onun raporları, bugünün politik tartışmalarını aşarak geleceğin tarih yazımına kaynaklık edecek niteliktedir. Sivil altyapının sistematik biçimde yok edilmesi, yaşam koşullarının bilinçli şekilde sürdürülemez hâle getirilmesi ve zorunlu göç politikaları, hukuki delillerle kayıt altına alınmıştır.
Albanese’in cezalandırılması, gerçekte hakikatin cezalandırılmasıdır. Bu nedenle ona sahip çıkmak, yalnızca Gazze’ye destek olmak değil; uluslararası hukukun meşruiyetini, insan onurunu ve evrensel adalet fikrini savunmak anlamına gelir. Batı’nın kendi çıkarlarını korumak için inşa ettiği konsensüs, ancak bu tür söylemsel müdahalelerle bozulabilir. Francesca Albanese’in temsil ettiği şey tam da budur.