Uluslararası ilişkiler tarihine bakıldığında, büyük güçlerin zaman zaman hukuku esnettiği, hatta çiğnediği çok sayıda örnek vardır. Ancak bir süper gücün liderinin, bunu alenen ve neredeyse övünerek dile getirmesi, alışılmışın ötesinde bir kırılmaya işaret eder.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik deniz ablukası kapsamında bir gemiye el konulmasını “çok kârlı bir iş” olarak nitelendirmesi ve Amerikan donanmasını “korsanlar gibi” davrandığını söylemesi, yalnızca bir dil sürçmesi değil; küresel düzen açısından derin bir zihniyet değişiminin dışavurumudur.
Bu sözler, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle açık bir çelişki içindedir. Denizlerde serbest dolaşım, modern küresel ticaretin ve devletler sisteminin en kritik yapı taşlarından biridir.
ABD’nin, İran ile yaşadığı çatışmayı gerekçe göstererek uluslararası sularda gemilere el koyması ve bunu ekonomik kazanç üzerinden meşrulaştırması, “güç hukuku”nun yeniden sahneye çıktığını göstermektedir. Daha da vahimi, bu yaklaşımın en üst düzeyde dile getirilmesidir.
Trump’ın ifadeleri yalnızca diplomatik nezaketsizlik değil; aynı zamanda küresel normlara yönelik açık bir meydan okumadır. “Korsanlık” kavramı, uluslararası hukukta en ağır suçlardan biri olarak tanımlanır. Tarih boyunca devletler, korsanlığı ortadan kaldırmak için ortak mücadele yürütmüştür. Şimdi ise dünyanın en büyük askeri gücünün lideri, kendi donanmasını bu kavramla özdeşleştirerek adeta meşruiyet krizini derinleştirmektedir.
Bu söylemin bir diğer tehlikeli boyutu ise emsal oluşturma riskidir. Eğer ABD gibi bir ülke, ekonomik ve askeri gücüne dayanarak uluslararası sularda “ganimet” mantığıyla hareket ederse, diğer aktörlerin de benzer yöntemlere başvurmasının önünü açar. Çin’in Güney Çin Denizi’nde, Rusya’nın Karadeniz’de ya da bölgesel güçlerin kendi etki alanlarında benzer uygulamalara yönelmesi artık daha kolay meşrulaştırılabilir. Böyle bir senaryoda uluslararası sistem, kurallara dayalı olmaktan çıkar ve kaotik bir güç mücadelesine dönüşür.
Trump’ın açıklamalarında dikkat çeken bir diğer unsur da çatışmayı ekonomik fırsata dönüştürme anlayışıdır. “Kârlı iş” vurgusu, savaşın ve askeri operasyonların ticari bir faaliyet gibi sunulması anlamına gelir.
Bu yaklaşım, modern devlet anlayışıyla bağdaşmadığı gibi, savaşın insani ve hukuki boyutlarını tamamen göz ardı eden bir zihniyeti ortaya koyar. Oysa aynı süreçte On binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarca kişinin yerinden edildiği bir çatışmadan söz ediyoruz.
ABD’nin bu politikası, müttefikleri açısından da ciddi bir güven krizine yol açmaktadır. Avrupa ülkeleri ve bölgedeki aktörler, Washington’un öngörülemez ve agresif tutumundan rahatsızlık duymaktadır.
Trump yönetiminin hem diplomatik dili güvensizleştirmesi hem de askeri hamleleri ekonomik kazanç perspektifiyle sunması, ABD’nin geleneksel liderlik rolünü zayıflatmaktadır. Artık “kuralları koyan” bir Amerika’dan değil, “kuralları kendi çıkarına göre yeniden yazan” bir Amerika’dan söz edilmektedir.
Bu noktada iç politika dinamiklerini de göz ardı etmemek gerekir. Trump’ın kullandığı sert ve meydan okuyan dil, yalnızca dış dünyaya yönelik değil; aynı zamanda Amerikan kamuoyuna verilen bir mesajdır. Güçlü lider imajını pekiştirmek, seçmen tabanını konsolide etmek ve ekonomik çıkar söylemi üzerinden milliyetçi refleksleri harekete geçirmek, bu tür açıklamaların arka planında yer alan faktörler arasında sayılabilir. Ancak kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna uzun vadeli küresel istikrarın riske atılması, yalnızca ABD için değil tüm dünya için ağır sonuçlar doğurabilir.
Dahası, Trump’ın söylemleri yalnızca İran’la sınırlı kalmayan bir genişleme işareti de taşımaktadır. Küba gibi başka ülkelere yönelik imalar, bu yaklaşımın süreklilik arz edebileceğini göstermektedir. Bu da uluslararası toplumda ciddi bir endişe yaratmaktadır: ABD, küresel düzenin garantörü mü, yoksa istikrarsızlığın kaynağı mı?
Bu gelişmeler karşısında uluslararası kurumların rolü de sorgulanmaktadır. Birleşmiş Milletler ve benzeri yapıların, büyük güçlerin hukuku ihlal eden eylemlerine karşı ne ölçüde etkili olabildiği uzun zamandır tartışma konusudur.
Eğer bu kurumlar, böylesi açık ihlaller karşısında güçlü ve caydırıcı bir tutum sergileyemezse, uluslararası hukukun bağlayıcılığı giderek aşınacaktır. Bu da küçük ve orta ölçekli devletlerin güvenliğini daha kırılgan hale getirecektir.
Evet; Trump’ın sözleri basit bir retorik hatası olarak geçiştirilemez. Bu açıklamalar, uluslararası hukukun, diplomatik teamüllerin ve küresel düzenin temel ilkelerine yönelik açık bir meydan okumadır. Eğer bu yaklaşım normalleşirse, dünya daha güvensiz, daha öngörülemez ve daha çatışmalı bir döneme girecektir.
Bir süper gücün lideri korsanlıkla övünüyorsa, sorun yalnızca o liderde değil; onu sınırlayamayan, denetleyemeyen ve alternatif üretemeyen küresel sistemdedir. Ve bu sistem, hızla alarm vermektedir.