Müslümanların post/modern dünya karşısındaki başarısızlıklarının sebebi; Tanrı, insan ve evrenle kurdukları ilişkide ilkelerinin olmaması, bu ilişkileri püre metafizik alana taşıyarak sorunlarını konuşulamaz ve tartışılamaz hale getirmeleridir. Böylece sürekli bir kaos durumu kendisini göstermektedir.Bu durum gündelik hayatı orta ve uzun vadede yaşamak üzere müslümanların önlerine bir geometrik alan açarak bu mekanı kozmoza dönüştüremediklerini ima etmektedir.
Dikkat edilirse müslüman toplumlarda gündelik hayat deneyimlerinde “güvensizlik” üzerine dayanmaktadır; üstelik söylemlerinde “iman”ın bir güvenlik alanı açtığını sıklıkla belirtmelerine rağmen böyle olmaktadır. Bir insan olarak kendileri ile diğer insan, evren ve Tanrı arasındaki kapatılamaz boşlukta açmaları ve düzenlemeleri gereken böyle bir mekan sürekli şehrin dışında düzenlenmemiş ve tehlikelerle dolu bir ormanlık alan manzarası göstermektedir.
Metafizik alan insanın üzerinde yürüyebileceği ve konuşabileceği bir mekânsal düzlem değildir. Bir müslüman metafizik alandan perspektifler almakla birlikte, metafizik alan onun bilgisinde değildir. Dolayısıyla bir sorunu metafizik alana taşımak demek; fiili olarak kestirilemez olan üzerinden tahminlerde bulunmak demektir. Müslümanlar evren, insan ve tabiatla ilgili bu metafiziğin bulanıklığında konuşmaya çalışmaktadırlar. Tamda bu sebeple müslümanların kendi coğrafyalarındaki işleri sürekli değişken, ilkeden yoksun ve sabahtan akşama değişerek kestirilemeyen bir kaidesizlik üzerinde oturmaktadır.
İbn Haldun tarih ve toplum okumasını metafizikleştirmeden kurtararak (ancak metafizikle irtibatını tamamen koparmadan) gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bundan dolayı “ictimai hadiselerin tabiatı” kavramsallaştırmasını önermekte, insanla Tanrı, tabiat ve diğer insanlar arasın(d)a bir mekan açmaya ve bu mekanı kozmoz kılmaya gayret etmektedir.
İbn Haldun’un Mukaddime’sine bakıldığı zaman, insanların niçin birlikte yaşadıkları, tarih ve toplumun doğası, iklimlerin etkisi, devletlerin (toplumların) kuruluş, yükseliş ve çöküş sebepleri gibi birçok konuyu bu minvalde tetkik ettiği görülmektedir. İktidar, egemenlik, devlet, toplum, işbölümü gibi birçok konu ictimai hadiselerin tabiatı çerçevesinde analiz edilmektedir. İbn Haldun bu içerikleri işleyen bir ilim icat ettiğini belirtir ve bunun ismini “İlm-i Umran” olarak belirler.
Dolayısıyla tarih ve toplum okumasını belirsizlerden kurtararak onlara dair ilke ve kuralları tespit etmeye çalışır. Belki İbn Haldun bu noktada biraz determinist görülebilir. Aslında tespit etmeye çalıştığı şey Tanrı’nın tarih ve topluma yerleştirmiş olduğu ilkelerdir. Bu sebeple eserinde analizlerinin ardından bazı kaide ve tespitleri yaptıktan sonra, “bunlar “Allah’ın koymuş olduğu ilkelerdir” şeklindeki ibareyle meseleyi sonlandırmaktadır. Elbette bunların çok katı ve kesin bir şekilde tespiti kolay değildir. Fakat İbn Haldun bunun için uğraşmaktadır.
Modern dünyaya evrilirken Batı dünyası önce tabiat ve sonra sosyal alanda işleyen ilkeleri bulmaya yönelmiştir. Bu yöneliş ilk başta Tanrı’dan kopuk olmadığı gibi Tanrı’nın tabiat ve sosyal hayattaki ilkeleri olarak düşünülmüştür. Fakat 19. Yüzyıla gelindiğinde tabii ve sosyal olanın Tanrı’dan kopmaya başladığını gözlemlemekteyiz. Aslında bu durum Batı modernitesinin metafizikten azade olarak materyalist bir metafizik inşası olarak değerlendirilebilir. Bunun sonucunda Batı modernitesi aklı araçsallaştırarak nesneler dünyasının ve insanın Tanrı’ya göndergelerini sonlandırmıştır. Bugün metafizik görünüm kazanmış nihilizm bunun doğrudan sonuçlarıdır.
İbn Haldun ise yaptığı analizlerde tabii ve sosyal gerçekliğe tekrar dönmeyi önerirken, Tanrı’dan bir kopuş yaşamamış; tabii ve sosyal nesnelerin Tanrı’ya göndergelerini tıkamamıştır. Müslümanların çoğu zaman hamasete varan spekülasyonlara son vermelerinin yolu da buradan geçmektedir.