Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (221)

‘Ona herşey mübâh!’dedirten beşinci misâl:

‘Prangalı matbûât’ (220)

Mustafa Kemâl’in hükümfermâ olduğu devre gelinciye kadar, Türkiye matbuat târihinin hiçbir devrinde, bütün bir matbûâtın siyâsî ik̆tidârın emri altına girdiği görülmemişti. 4 Mart 1925’te vaz’edilen Takrîr-i Sük̃ûn Kânûnu’ndan ve bu kânûna istinâ den ihdâs edilen Engizisyon (güya “İstiklal̃”) Mahkemelerinden sonra matbûâttan hiçbir muhâlif ses yükselemediği gibi, -artık tam mânâsıyle “Totaliter Şef” statüsü kazanmış- Mustafa Kemâl’in bir kısım icrââtının îmâen dahi tenk̆îd edilmesine tahammül gösterilme di. Mustafa Kemâl, İnk̆ilâbları, Re jimi ancak medhedilebilir, ancak tebcîl edilebilirdi! Zâten pek cılızolan İslâmperver matbûât ise tamâmen silindi… Bu devrin matbûâtı için “prangalı matbûât” tâbirini kullanmakta herhâlde haksız sayılmayız…

Beynelmilel Siyonizm, rahmetli Abdülhamîd Han’ın devrini, müfsid bir propagandayle, zihinlere “İstibdâd Devri” olarak nakşetmiştir. Hâlbuki o devirde Hük̃ûmetin matbûâta bütün müdâhelesi, ihtilâlci ve bölücü propagandaya mâni olmak gâyesine mâtûftu. Her hâl-ü kârda, matbûât, Hükûmetin inhisâ rında olmaktan fersah fersah uzaktı. Hakiki “İstibdâd Devri”, Mustafa Kemâl devridir: Bu devirdedir ki bütün matbûât “Mutlak Şef”e râm edilmiş, ona ve onun tâk̆îb ettiğidâhilî ve hâricî siyâsetlere hizmetle mükellef kılınmıştır…

Mustafa Kemâl, doğrudan sâhibi olduğu Hâkimiyet-i Milliye (müteâk̆iben Ulus) gazetesi bir tarafa, bütün matbûâtın da patronu mesâbesindeydi: Hiçbir matbuat uzvu, onun tasvîb etmiyeceği her hangi bir şeyi neşredemezdi. Her gazete, bilâ-kayd-ü-şart emrindeydi. Bu meyânda, lüzûmlu gördüğü her seferinde gazetelerin başmuharrirlerinin ismini kullanarak başmakâleler neşretmek, onun ihdâs ettiği bir usûldü… (Bu suretle Akşam, Vakit / Kurun, Cumhuriyet gibi gazetelerde neşrettiği onlarca başmakâlesi mevcûddur…)

Velhâsıl, yaptığı her İnk̆ilâb, at tığı her adım, tâk̆îb ettiği dâhilî-hâricî her siyâset sâdece alkışlanabilirdi… Her sözü de erişilmez bir hikmetin ifâdesiydi; o, tartışılamaz, ona ancak tâbi olunabilirdi…

Aşağıda zikredeceğimiz birkaç misâl, hem Müslümanlara yönelik Kemalist tedhîşi, hem de bu “prangalı matbûât”ın sefîl hâlini gözlerönüne serecekdir.

Matbûâtın esâretine dâir 1. misâl: o kahrolası frenk şapkası uğrunda onlarca insanımızın îdâm edilmesine isyân etmediler

Yukarıda, şapka îtirâzcılarının başına neler geldiğinden bir nebze bahsetmiştik: O kahrolası Frenk şapkası uğrunda onlarca insanımız îdâm edildi, binlercesine çeşid çeşid ezîyetler revâ görüldü… Matbûât tan bu mezâlimi tenk̆îde cür’et eden tek ses çıkamadı! Ne de Devlet ricâli veyâ Meb’ûslar arasından! Bilakis, hepsi, bu “İrticâî Kalkışma”nın ten kîline hak verdiler; hattâ Devlet ted hîşine ortak oldular…

Matbûâtın esâretine dâir 2. misâl: iskilipli âtıf hoca’nın ve Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi’nin asılmasını haklı buldular

İskilipli Âtıf Hoca (Çorum, İski lip, Tophâne köyü, 1876 – Ankara, 4.2.1926), geniş ufuklu bir İslâm âlimi ve pek şuûrlu bir İslâm milliyet cisi ve vatanperveri idi. 10 Zilhicce 1342 / 12 Temmuz 1340 (1924) târîhinde, yâni 25 Teşrînisânî 1341 / 25 Kasım 1925 târîhli Şapka İktisâsı Kânunundan tam bir yıl, dört ay, onüç gün evvel Frenk Mukallidliği ve Şapka isimli bir risâle neşretmiş ve meş’ûm Kânûn vaz’edilir edilmez, risâlesinin bütün nüshalarını piyasadan çekmişti. Buna rağmen, bu risâlesi delîl gösterilerek, Hük̃ûmeti devirmeye mâtûf bir ihtilâl hareketinin tahrîkcisi olmak ithamıyla Ankara “İstiklâl” Mahkemesi’nde göstermelik bir muhakemeye maruz kaldı. “Mutlak Şef”in bu tedhîş âleti, -en azından-bazıları Farmason, bâzıları hem Farmason, hem Sabataî olan şu hey’etten müteşekkildi: Kel Ali (Ali Çetinkaya; Mahkeme Reîsi), Necip Ali (Küçüka; Müeddeiumûmî), Kılıç Ali (Âzâ), Dr. Reşit Galip (Âzâ)… Mücâhid Âlim, bu En gizisyoncular önünde, gâyet vakur ve asîl bir tavırla, cerhedilemez delîller serdederek kendini müdâfaa etti, eğilip bükülmedi, merhamet dilenmedi, sâdece adâlet istedi…

“Mahkeme”, onu, halk hareketlerinin tertîbcisi veyâ en azından tahrîkcisi olarak göstermek istiyordu

“Mahkeme”, onu, Millete zorla şapka giydirilmesini protesto eden halk hareketlerinin tertipçisi veyâ en azın dan tahrikçisi olarak göstermek istiyordu. Lâkin buna dâir hiçbir delîle ulaşamamıştı. Üstelik suçlanan kitab, Müddeiumuminin de tesbît ettiği gibi, Maârif Vekâleti tarafından tetkik edilmiş ve onun ruhsatıyla neşredilmişti. Şapka Kânûnu çıktıktan sonra ise, müellif, kitabından tek nüsha dahi satmamış, müddei makâmı ak̃sine dâir hiçbir delîl bulamamıştı… 2 Şubat 1926 günü, Müddeiu mûmî, iddianamesini okuyor, bunda, Millete zorla şapka giydirilmesine karşı Türkiye’nin muhtelif mahallerinde ortaya çıkan îtirâz hareketlerini hem müşterek bir tertîbin eseri, hemde Hük̃ûmeti devirmeye mâtûf bir ihtilâl hareketi olarak göstermeye çalışıyor, fakat hakiki mâniada hiçbir delîl serdedemiyor… Bütün “delîl”i, bu îtirâz hareketlerine karışan bir-iki kişinin evinde Frenk Mukallidliği ve Şapka risâlesinin bulunmuş olması ve kendisinin tamamen suizanna dayalı şahsî tahminleri, indî kanaatidir! Netîce olarak, o, bu kadar sathî, bu kadar çürük iddialarla Âtıf Hoca hakkında idam talebin de bulunamayıp, onun, Cezâ Kanûnunun 45. Maddesine göre cezalandırılmasını istiyor: Yânî üç seneden az olmamak üzere kürek (ağır hapis) cezâsı… Hâlbuki 3 Şubat 1926 günü, Müdâfaanâmelerin dinlenilmesini müteâk̆ib, “Mahkeme” Hey’eti, inanılmaz bir karâra imzâ atıyor: Îdâm! Evet, Şapka İktisâsı Kânûnu çıkmadan on altı ay evvel bu mevzûda dînî/fıkhî bir risâle kaleme alan ve Müddeiumûmînin dahi, mesnetsiz iddialarla hakkında ancak üç sene civârında bir kürek cezâsı taleb edebildiği Âtıf Hoca’yı, Engizisyon Mahkemesi, idama mahkûm etmiştir! Âşik̃ârdır ki emir Zirveden gelmişti! Hemen ertesi günün şafak vaktinde, Âtıf Hoca, diğer büyük mazlûm Babaeski Müftüsü Ali Rızâ Efendi ile berâber, eski Meclis binâsı önünde asılır ve mübarek naaşları günlerce teşhîr edilir… İskilipli Muhammed Âtıf Hoca da, Babaeski Müftüsü Ali Rızâ Efendi de, sindirilmek, bir kültür jenosidiyle Avrupa’ya temessül ettirilip manen yok edilmek istenen bütün Müslüman Anadolu Milletinin birer timsâlidirler. Onların şahsında, Anadolu Milletinin irâdesi kırılmak, mânevî mukavemeti çökertilmek istenmiştir… Matbûâttan bu büyük zulmü takbîh eden bir ses çıkmadığı gibi, mûtâdvechiyle, yine onu da haklı gösteren neşriyât yapmışlardı… Meselâ Yûnus Nâdi’nin Cumhûriyet gazetesine nazaran (4 Şubat 1926), “Mürteciler”, “Mahkeme”nin verdiği karârla lâyıklarını bulmuşlardır: “Kırk mürteci hakkındaki karâr verildi… Âtıf ve Ali Rızâ Ho calar îdâma mahkûm oldular… Mahkeme karârı, netîceye intizâr eden yüzlerce halk tarafından al kışlanmıştır…” (Muharrem Coş kun, “Şapkadan 18 Ay Önce Yaz dığı Kitap Yüzünden İdam Edil di”, Star, 6 Aralık 2011, s. 17) “Karârın yüzlerce halk tarafından alkışlandığı”, Cumhûriyet’in bir kuyruklu yalanıdır: O celsede berâat eden maz nûnlardan Tâhirül Mevlevî (Tahir Olgun; İstanbul, 1877 – a.y., 20.6.1951, Merkez Efendi Mez.), Hâtırât’ında: “Hüküm teblîğ edildiği gün ki o gün Mahkemenin hınca hınç dolu olduğunu gazete ler yazıyordu- hâriçten gelenlerin mikdârı, dışarıdan dinleyenler de dâhil olduğu hâlde, 30-40’ı geçmiyordu” demektedir… (Ah med Nedim, Ankara İstiklâl Mahkemesi Zabıtları, 1926, İstanbul: İşaret Yl., Kasım 1993, s. 316)