Kudüs Forumu'na katıldım: Notlarım ve gözlemlerim

Bugün davetli olarak katıldığım "Kudüs'te Kalkınma, Yatırım, Etki ve Sürdürülebilirlik İçin Uluslararası Ortaklar Forumu", Kudüs meselesi açısından önemli bulduğum bir toplantıydı.

Bu, düzenlenen ikinci uluslararası forumdu. Toplantıya Kudüs Kalkınma ve Güçlendirme Fonu Mütevelli Heyeti Başkanı Prens Faysal bin Abdülaziz Al Turki başkanlık etti.

Salonda Türkiye başta olmak üzere Filistin, Mısır, Lübnan, Kuveyt, Moritan'ya ve Libya olmak üzere birçok ülkeden büyükelçiler, diplomatlar, akademisyenler, Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı temsilcileri vardı. Sıradan bir sivil toplum organizasyonu değildi. Daha çok uluslararası diplomasi, kalkınma ve iş birliği eksenli bir platform şeklindeydi.

Açılış Kur'an-ı Kerim tilavetiyle yapıldı. Ardından verilen mesajların ortak noktası şuydu. Kudüs artık yalnızca siyasi bir mesele olarak değil, aynı zamanda kalkınma, yatırım ve sürdürülebilirlik meselesi olarak da ele alındı.

Eğitimden sağlığa, burs programlarından altyapıya, yeniden imar projelerinden yerel ekonominin güçlendirilmesine kadar birçok başlık konuşuldu. Yaklaşık 20 milyon dolarlık anlaşmalar imzalandı. Maddi karşılığı bulunan somut projelerin oluşturulduğu bir sürecin inşa edilmeye çalışıldığını gördüm.

Elbette burada bir parantez açmam gerekiyor.

Suudi Arabistan'ın ve genel olarak Körfez ülkelerinin Filistin ve Kudüs konusundaki siyasi tutumları geçmişten bugüne hep tartışdık. Bu eleştirilerin önemli bir kısmını ben de geçmişte dile getirdim. Bugün de bu konudaki kanaatim değişmiş değil.

Ancak diğer taraftan, Kudüs'e yönelik bu ölçekte uluslararası bir kalkınma fonunun oluşturulmasını ve çok taraflı iş birliği mekanizmalarının kurulmasını da görmezden gelmek doğru olmaz. Eleştiriler ayrı yerde dururken, ortaya çıkan bu kurumsal çabayı da hakkaniyetle değerlendirmek gerekir.

Kudüs sıradan bir şehir değil.

Bir şehirden çok daha fazlası.

Bir hafızadır.

Bir kimliktir.

Bir varlık alanıdır.

Filistin'in ayakta kalma mücadelesinin en önemli merkezlerinden biridir.

Mesele sadece insani yardım değildir. "Bir yardım yapalım, geçelim." anlayışı Kudüs'ü anlamaya yetmiyor. Çünkü burada ekonomi, sosyal hayat, eğitim, günlük yaşam ve en önemlisi toplumsal direnç iç içe geçmiş durumda.

Çalıştay boyunca en çok vurgulanan başlıklardan biri de buydu.

Artık yalnızca temennilerle hareket etme döneminin geride kaldığı ifade edildi.

"Kudüs'ü seviyoruz, destekliyoruz." demek tek başına yeterli görülmüyor.

Bunun yerine uygulanabilir projeler, sürdürülebilir finansman modelleri ve uzun vadeli kalkınma programları öne çıkarılıyor.

Geçtiğimiz günlerde katıldığım antisiyonizm eksenli bir programda da bu konu uzun uzun tartıştık. Konuşmacıların bir kısmı, Kudüs'e düzenlenen ziyaretlerin İsrail'e ekonomik katkı sağladığını, bu nedenle bu tür seyahatlerden kaçınılması gerektiğini savunuyordu.

Bu yaklaşımın hangi kaygıyla dile getirildiğini anlıyorum.

Ancak bu görüşe katılmıyorum.

Nitekim bugün katıldığım forum da bu tartışmaya sahadan önemli bir cevap veriyordu. Büyükelçilerin, diplomatların, akademisyenlerin ve uluslararası kuruluş temsilcilerinin katıldığı oturumlarda Kudüs'ün yalnızca siyasi yönü değil, eğitimden sağlığa, altyapıdan yeniden imara, yerel ekonominin güçlendirilmesinden esnafın desteklenmesine kadar uzanan somut projeler konuşuldu.

Verilen ortak mesaj şuydu.

Kudüs'te Filistinli varlığının sürdürülebilmesi için ekonomik hayatın ayakta tutulması gerekiyor.

Tam da bu nedenle Kudüs'e gitmemek, ilk bakışta bir tepki gibi görünse de sahadaki gerçeklik farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Kudüs'te yaşayan Filistinli Müslümanlar, esnaflar, vakıflar ve yerel halk, ziyaretçiler sayesinde hem ekonomik hem de manevi olarak destek görüyor.

Kudüs'ü ziyaret etmek yalnızca bir gezi değildir.

Aynı zamanda oradaki insanların yalnız olmadığını hissettiren bir dayanışmadır.

Bir şahitliktir.

Bir bilinçtir.

İsrail'in uzun yıllardır uyguladığı politikaların temel hedeflerinden biri, Kudüs'ün demografik ve kültürel yapısını değiştirmek, şehrin Müslüman kimliğini zayıflatmaktır. Başka bir ifadeyle Kudüs'ü Müslümansızlaştırmaktır. Böyle bir süreçte Müslümanların Kudüs'le bağını koparması ve şehri yalnız bırakması, istemeden de olsa bu hedefe hizmet edebilir.

Bu nedenle Kudüs'e gitmek, bilinçli ve ilkeli olduğu sürece yalnızca bir turizm faaliyeti olarak görülemez.

Bu, Mescid-i Aksa'yla bağı canlı tutmanın, Kudüs'teki Filistinli varlığı desteklemenin ve şehrin hafızasına sahip çıkmanın bir yoludur.

Bugünkü forumda anlatılan kalkınma anlayışı da tam olarak bunu ortaya koyuyordu. Kudüs'ün geleceği, eğitim kurumlarının ayakta kalmasına, sağlık hizmetlerinin güçlenmesine, altyapının geliştirilmesine, yerel ekonominin canlanmasına ve esnafın desteklenmesine bağlıdır. Bu nedenle Kudüs'e sahip çıkmak yalnızca siyasi bir tavır değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve insani bir sorumluluktur.


Bugün forumdan ayrılırken zihnimde kalan en güçlü izlenim şuydu.
Kudüs meselesi artık yalnızca siyasi söylemlerle tanımlanabilecek bir mesele olmaktan çıkmış durumda.
Diplomasinin konusu olduğu kadar, kalkınmanın da, finansın da ve uluslararası iş birliğinin de doğrudan gündemidir.
Bu çok katmanlı yapı içinde Kudüs’ün geleceği, eğitimden sağlığa, altyapıdan yerel ekonomiye kadar uzanan geniş bir alanın birlikte ele alınmasına bağlı görünmektedir.