Kur'an-ı Kerim, insanlık tarihinin en büyük sapmalarından birini tek bir ayetle ortadan kaldırmaktadır:
"Allah'ın kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik vermesinden sonra hiçbir insanın kalkıp insanlara 'Allah'ı bırakıp bana kul olun' demesi düşünülemez. Aksine, 'Öğretmekte olduğunuz kitap ve yapmakta olduğunuz incelemeler gereğince Rabbin hâlis kulları olun!' der." (Âl-i İmrân, 3/79)
Bu ayet, yalnızca geçmiş ümmetlere değil, kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlara verilmiş evrensel bir ölçüdür. Çünkü hak peygamberlerin, gerçek âlimlerin ve samimi davetçilerin ortak çağrısı hiçbir zaman kendilerine değil, yalnızca Allah'a olmuştur.
Ne yazık ki tarih boyunca insanlar, Allah'ın gönderdiği rehberleri ilahlaştırmış, âlimleri sorgulanamaz otoriteler hâline getirmiş, şeyhleri, liderleri ve kanaat önderlerini Allah'ın önüne geçirecek kadar yüceltmiştir. Oysa peygamberler insanları kendilerine bağlamak için değil, Allah'a kul yapmak için gönderilmişlerdir.
Bugün de aynı tehlike farklı isimler altında devam etmektedir. Bir kimsenin sözü Kur'an'ın önüne geçiyorsa, bir liderin talimatı Allah'ın hükmünden üstün tutuluyorsa, bir cemaat veya grubun bağlılığı Allah'a itaatin önüne geçiriliyorsa orada tevhid yara almış demektir.
Kur'an'ın istediği insan tipi; akleden, araştıran, okuyan, delile teslim olan ve yalnızca Rabbine boyun eğendir. Ayette geçen "Rabbanî olun" emri, ilmiyle amel eden, Kur'an'ı hayatına rehber yapan ve insanları Allah'a yönlendiren örnek şahsiyetler olmayı ifade eder.
Peygamber Efendimiz (sav) de hayatı boyunca kendisi için özel bir kutsallık istememiştir. Şöyle buyurmuştur:
"Hristiyanların Meryem oğlu İsa'yı aşırı övdükleri gibi beni aşırı övmeyin. Ben ancak Allah'ın kuluyum. Bana 'Allah'ın kulu ve Resûlü' deyin." (Buhârî)
Bu hadis, kulluğun sınırlarını net biçimde çizer. Peygamber bile kendisine kulluk edilmesini reddederken, herhangi bir insanın mutlak itaati hak ettiğini iddia etmesi nasıl düşünülebilir?
Bugün yeniden Kur'an'ın inşa ettiği kulluk anlayışına dönmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. İnsanları değil hakkı ölçü alan, şahısları değil vahyi merkeze koyan, taassubu değil delili esas alan bir anlayış...
Unutmayalım ki Allah katında en büyük şeref, bir makama, bir unvana veya bir topluluğa mensup olmak değil; yalnızca O'nun samimi ve ihlaslı kulu olabilmektir.
Çünkü kurtuluş, insanların peşinden gitmekte değil; Rabbimizin kitabına sarılıp O'na hiçbir şeyi ortak koşmadan kulluk edebilmektedir. Peygamberlerin mirası da budur, Kur'an'ın çağrısı da budur ve müminin değişmez istikameti de budur.