Ağacın tepesindeydim. Dalları silkeliyordum. Koca koca elmalar toprağa düşmüştü. Ama ağacın tepesinde halâ bir miktar kalmıştı. Onları da silkelemek için devam ediyordum. Kayınvalidem aşağıdan seslendi.
"Erdal Yeter"
"Anne, daha var, ağaçta duruyor" dedim.
"İn artık, onları silkeleme" dedi. Sonra da o cümleyi kurdu.
"Ağacın dalındakiler kuşlara, dibindekiler karıncalara, kurtlara, Kurdun kuşun hakkı var."
Elim havada kaldı. Bir an durdum. Devam edemedim.
O an, aslında sadece bir cümle duymadım, bir ölçü, bir sınır, bir medeniyet duydum.
Şehir gördüğünü zanneden, beş altı ülkeye gitmiş, kültür tanıdığını düşünen, mektep sıralarında mürekkep yalamış Erdal, en büyük hakikati yine bu ağacın dibinde, bilge bir kadının dilinden öğrendi.
İnsan bazı dersleri kitaplardan değil, hayattan öğrenir. Hatta çoğu zaman en unutulmaz dersler, hiç ummadığınız bir anda gelir. Benim için o ders, bir yaz günü tarlada, bir elma ağacının tepesinde geldi.
Biz her yaz köye gideriz. Özellikle çocuklar için, köy hayatından kopuk kalmasınlar istedim. Tozun toprağın içinde, doğanın içinde bulunsunlar. En azından birkaç hafta da olsa bunu görsünler istedim. Orada hayat anlatılmaz, yaşanır. Bir ineğin gözündeki sükuneti, bir köpeğin sadakatini, bir kuşun telaşını, bir karıncanın gayretini yakından görülür. Yaban hayatı, ekranlardan değil, tabiatın içinden tanınır.
Bu toprakların bir de sessiz öğretmenleri vardır. Adı konulmamış ama kökleri çok derinlere uzanan bir bilgelik. Anadolu irfanı dedikleri şey tam da budur. Mektep görmemiş olabilirler ama hayatı okumuşlardır. Diplomaları yoktur belki ama sözleri yıllarca ayakta kalır. Çünkü onların bilgisi kitaptan değil, tecrübeden, gösterişten değil, yaşayıştan süzülmüştür.
Anadolu’da bir insan tarlanın kenarından geçerken dalda kalmış meyveyi görünce, "Bırak" der, "onun da yiyeni var.” Bu söz, sadece bir tasarruf değil, bir hak teslimidir. Su başına bırakılan bir tas, sadece bir gelenek değildir, susayanı düşünmenin, görmediğine bile pay ayırmanın ifadesidir.
Çünkü çocuk, kendisine anlatılanı değil gördüğünü öğrenir. Söylenen söz, zamanla unutulur ama yaşanan sahne zihne kazınır. Bir ağacın dalında bırakılan meyve, bir çocuğun kalbine bırakılan merhamet olur. O merhamet, büyüdüğünde insanın bütün davranışlarına sirayet eder.
O gün ağaçtan indiğimde sadece elma toplamayı bırakmadım, bildiğimi sandığım birçok şeyi de bıraktım. Kayınvalidem, diplomasız bir müderris gibi durmuş, bana medeniyetin özünü öğretiyordu. Ezberim bir kez daha bozuldu. O sade cümle "Ağacın dalındakiler kuşlara, dibindekiler karıncalara, kurtlara, Kurdun kuşun hakkı var" sözlüklerde bulunmaz ama fıtratta saklı bir hukuktu. Ne kitaplarda okumuştum, ne derslerde duymuştum. Ama bir köylü kadının dilinden, ömrüm boyunca unutamayacağım bir hayat dersi olarak düştü yüreğime.
Bu anlayış, hakkı sadece insana değil, bütün mahlûkata yayabilmektir. Bu topraklarda, elmanın dalında kalanı israf saymayan onu kurda, kuşa, arıya, karıncaya pay eden bir inanç var. Tüketmek değil, paylaşmak esastır.
Belki de bugün eksikliğini en çok hissettiğimiz şey tam olarak bu. Çocuklara merhameti anlatıyoruz ama gösteremiyoruz. Kitaplar alıyoruz ama hayatın kendisini açmıyoruz önlerine. Oysa bir çocuğun alabileceği en büyük eğitim, bir canlıya zarar vermemeyi öğrenmekten öte, ona hakkını teslim etmeyi görmektir.
Merhamet, acımaktan ibaret değildir. Paylaşabilmek, vazgeçebilmek ve “benim” dediğinden başkasına da pay ayırabilmektir.
Hz. Peygamber (s.a.v) buyurur.
"Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin"
Merhamet, yalnızca insana değil, yerdekilerin tümüne olmalıydı.
Rabbimiz Kur’an’da,
"Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah’a ait olmasın" (Hud, 6)
buyurarak bütün canlılara rızık yazdığını beyan eder. Bu, her bir ağacın, her bir toprağın sadece bize ait olmadığını gösteren ilahi bir hitaptır.
Cehalet sadece bilmemek değildir. Cehalet, bilip de anlamamaktır. Vicdansız ilim kibri artırır, vicdanlı cehalet ise hikmeti doğurur. Kayınvalidemin diploması yoktu belki ama onun susarak öğrettiği bir hakikat vardı. Belki de bu toprakların en büyük alimleri sadece kürsülerde değil, hayatın tam ortasında yetişmiştir.
Hakiki medeniyet, elma ağacının tepesinde başlar. Dalda bırakılan meyvede saklıdır. Toprağa düşüp aç karınlara rızık olan elmada gizlidir.
En büyük eğitim çocuklara bir şey anlatmak değil, onların gözü önünde bir hakkı gözetmektir.
Çünkü çocuk, merhameti duyarak değil görerek büyür.
İnsan, medeniyetini bazen en çok, toplamadığı meyveyle kurar.