Küresel Fetret Devri

İnsanlık tarihi, doğrusal bir çizgiden ziyade, büyük kırılmalarla şekillenen döngüsel bir süreçtir. Bugün, Venezuela’dan Tayvan Boğazı’na, Kuzey Kutbu’ndan Afrika’nın Sahel kuşağına kadar uzanan çatışma haritasına baktığımızda, tekil krizleri değil, küresel sistemin “çoklu organ yetmezliğini” izliyoruz. İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin “Eskisi ölüyor, yenisi doğamıyor; bu alacakaranlıkta canavarlar türüyor” sözü, 2026 dünyasını en iyi özetleyen teşhistir. 1990’ların başında kurulan ve “Washington Uzlaşısı” olarak bilinen liberal düzenin tabutuna son çiviler çakılırken, dünya “Hukukun Üstünlüğü”nden “Kaba Gücün Hakimiyeti”ne evrilmiştir.

Yeni Amerikan Doktrini: “Devleti Yıkma, Lideri Al”

Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika Birleşik Devletleri, rejim değişikliklerini “demokrasi ihracı” adı altında, uzun süreli askeri işgallerle veya toplumsal hareketleri tetikleyerek yapardı. Ancak ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya yönelik son hamlesi (önce uçağına el koyma, ardından doğrudan şahsını hedef alan o ani operasyon), uluslararası ilişkilerde “Devlet Egemenliği” kavramının fiilen bittiği bir milattır.

Artık “Maduro Doktrini” olarak adlandırabileceğimiz bu yeni strateji; maliyetli ve uzun süren kara savaşları yerine, doğrudan karar verici tepe noktayı (lideri) cerrahi bir operasyonla “paketlemeyi” veya yok etmeyi öngörüyor. Bu durum, Tahran yönetimi için “kırmızı alarm” anlamına gelmektedir. İran-İsrail gerilimi ve içerideki toplumsal fay hatları düşünüldüğünde, Washington’un İran stratejisi artık Irak’taki gibi topyekûn bir işgal değil; Hamaney sonrası geçiş sürecini manipüle etmek veya Devrim Muhafızları komuta kademesine yönelik “başsız bırakma” saldırıları düzenlemektir. Bir devlet başkanının 2-3 saat içinde bulunduğu yerden “alınabildiği” bir dünyada, hiçbir lider klasik diplomatik dokunulmazlık zırhına güvenemez.

Jeopolitik Kırılma: Dondurulmuş Çatışmaların Çözülmesi

ABD’nin bu saldırgan tutumu, diğer cephelerdeki çatışmaları da tetiklemiştir. Rusya-Ukrayna savaşı, sadece bir toprak kavgası değil, “Alaska’da Yeni Yalta” tezinin, yani dünyanın nüfuz alanlarına bölünmesinin kanlı bir provasıdır. Batı dünyası bütün dikkatini Ukrayna’ya verirken yaşadığı odak kaybı, Güney Kafkasya’da Azerbaycan’ın, Suriye’de ise Türkiye’nin kendi göbeğini kesmesine olanak tanımıştır.

Türkiye’nin Suriye’de terör örgütü YPG’ye yönelik operasyonları ve Irak ile geliştirdiği “Kalkınma Yolu” projesi, güney sınırında bir “garnizon devleti” kurulmasını engelleme ve terör koridorunu parçalama stratejisidir. Avrupa Birliği’nin İngiltere’nin ayrılışı (Brexit) sonrası yaşadığı vizyon kaybı ve pasifliği, Avrupa’yı ABD’nin jeopolitik bir aracına dönüştürmüş, bu da Türkiye gibi bölgesel güçlerin “stratejik özerklik” arayışını haklı çıkarmıştır. Hindistan-Pakistan gerilimi ve İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım karşısında Birleşmiş Milletler gibi kurumların iflası, dünyayı “gücü yetenin kural koyduğu” bir kaosa sürüklemiştir.

Koridorlar Savaşı: Ticaretin Siyasallaşması

Savaşlar artık sadece cephede değil, ticaret rotalarında sürdürülmektedir. Çin’in küresel kuşatmayı yarmak için geliştirdiği “Kuşak ve Yol” projesine karşı, Batı’nın “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridorunu” dayatması bir tesadüf değildi. Ancak Gazze savaşı bu projeyi şimdilik rafa kaldırdı. Tam bu noktada Türkiye’nin “Bizsiz oyun kurulamaz” diyerek masaya koyduğu Kalkınma Yolu ve “Enerji Merkezi” olma girişimi, Ankara’yı Doğu-Batı arasında basit bir köprüden, küresel bir dağıtım üssüne dönüştürme hamlesidir.

Rekabet kuzeye de sıçramıştır. Küresel ısınma ile eriyen buzullar, Kuzey Kutbu’nu yeni bir Süveyş Kanalı haline getirmiştir. Trump’ın zamanındaki “Grönland’ı satın alalım” çıkışı bir şaka değil, nadir toprak elementleri ve yeni ticaret rotasının kontrolü için stratejik bir hamleydi. Bugün Kanada, Rusya ve ABD arasındaki “Buzkıran Gemisi Savaşları”, geleceğin lojistiğini kimin yöneteceği kavgasıdır.

Teknoloji Derebeyliği ve Kaynak Savaşları

Savaşın en sessiz ama en ölümcül cephesi teknolojidir. “Çip Savaşları”, 21. Yüzyılın petrol krizidir. Tayvan, dünyanın en gelişmiş yarı iletkenlerini ürettiği için küresel bir rehine durumundadır. Çin’in Tayvan’ı ilhakı, Batı sanayisinin felci demektir; ABD’nin teknoloji ambargosu ise Çin’in yükselişini durdurma çabasıdır.

Afrika’daki sömürge karşıtı darbeler (Mali, Nijer, Burkina Faso) de bu denklemden bağımsız değildir. Batı’nın yüzyıllardır sömürdüğü kaynaklara (uranyum, altın) Rusya ve Çin’in “egemenlik ve güvenlik” vaadiyle girmesi, kıtada Fransa ve ABD hakimiyetini bitirmiştir. BRICS+ grubunun genişlemesi, bu hoşnutsuz ülkelerin Dolar hakimiyetine ve Batı’nın siyasi dayatmalarına karşı “alternatif bir düzen” arayışıdır.

Sonuç: Türkiye ve Yeni Dünya

Dünya, tek kutuplu düzenden, çok kutuplu ve dengesiz bir kaosa geçmiştir. “Eskisi öldü, yenisi henüz doğmadı” cümlesi artık yetersiz kalmaktadır; çünkü eski düzen vahşice öldürülmüştür.

Bu yeni “Vahşi Batı” düzeninde; liderlerin can güvenliği pamuk ipliğine bağlıdır, ticaret yolları savaş sebebidir ve teknolojiye sahip olmayan ülkeler köleleşmeye mahkumdur. Türkiye’nin savunma sanayiindeki (KAAN, SİHA, Füze Sistemleri) ısrarı, Türk Devletleri Teşkilatı ile kendi eksenini kurma çabası ve Doğu Akdeniz’deki “Mavi Vatan” doktrini; bu kuralsız dünyada hayatta kalma refleksidir.

Eski uzlaşı döneminin yerini, “Maduro’yu alan” iradenin acımasız gerçekçiliği almıştır. Önümüzdeki dönemde kazananlar, taraf seçenler değil; kendi güvenliğini, kendi teknolojisini ve kendi ittifakını kurabilen “Oyun Kurucu” devletler olacaktır.