Küresel şiddet düzeni

Bölgemizde yaşanan gelişmeler yalnızca askeri bir çatışma olarak okunamaz. Şahit olduğumuz tablo, küresel kötülüğün yayılmacı hamlelerinin yeni bir tezahürüdür. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, bölgeyi bir kez daha istikrarsızlığın eşiğine sürüklüyor. Ancak savaşın 12. gününde ortaya çıkan gerçeklik, bu saldırgan politikaların hedeflediği sonuçları üretmekten oldukça uzak olduğunu da bizlere gösteriyor.

Çatışmanın başlangıcında Trump ve Netanyahu’nun birkaç temel beklentisi vardı. İran’ın askeri kapasitesini felce uğratmak, iç siyasi düzenini sarsmak ve etnik fay hatlarını harekete geçirerek rejimi içeriden çökertecek bir atmosfer oluşturmak. Fakat geçen günler, bu hesapların büyük ölçüde boşa çıktığını ortaya koydu.

İran’ın askeri kapasitesi elbette ağır saldırılarla karşı karşıya kaldı. Bazı askeri tesisler zarar gördü, altyapılar hedef alındı. Buna rağmen İran’ın caydırıcılığı tamamen ortadan kaldırılmış değil. Balistik füze kapasitesi ve bölgesel etki alanı hâlâ varlığını sürdürüyor. Dahası, İran’ın karşı hamleleri ve Hürmüz Boğazı üzerinden enerji güvenliği üzerinde oluşturduğu baskı, savaşın tek taraflı bir askeri üstünlük hikâyesine dönüşmediğini açık biçimde ortaya koydu.

Daha önemlisi, ABD ve İsrail’in en büyük beklentilerinden biri olan iç ayaklanma senaryosu gerçekleşmedi. İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından rejimin hızla çökeceği ve halkın sokaklara döküleceği varsayılıyordu. Oysa dış müdahale görüntüsü, İran toplumunda beklenen çözülmenin aksine bütünleşme etkisi doğurdu. Özellikle ülkenin parçalanma ihtimali gibi hassas başlıklar, İran’da birlik ve dayanışma reflekslerini güçlendirdi.

Son günlerde İran’a yönelik savaş bağlamında, bazı silahlı Kürt gruplarının İran topraklarına gireceği ve bir kara harekâtı başlatacağı yönünde iddialar da gündeme taşındı. Hamdolsun ki bölge halklarını birbirine düşürmeyi hedefleyen bu söylemler şimdilik karşılık bulmadı.

Kürt ile Türk’ü, Türk ile Fars’ı, Fars ile Arap’ı birbirine düşman gibi göstererek halkları kışkırtmaya ve çatıştırmaya çalışan küresel sömürgeci güçler, bu coğrafyada hiçbir topluluğun dostu değildir. Bölge halkları, emperyalist ve Siyonist güçlerin yürüttüğü vekâlet savaşlarının bir parçası haline gelmeye açıkça itiraz etmelidir.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken bölgeyi daha da karmaşık hale getiren bazı provokatif olaylar da dikkat çekti. Türkiye yönüne atılan ve kaynağı net biçimde ortaya konulamayan füzeler bu anlamda ciddi soru işaretleri doğurdu. İran açıkça Türkiye’ye füze atmadığını ilan etti. Buna rağmen NATO’nun hızla “Türkiye’nin yanındayız” açıklaması yapması, uluslararası siyasetteki çifte standartları bir kez daha hatırlattı. Aynı NATO, yıllarca ABD’nin tırlar dolusu silah verdiği SDG-PYD unsurları Türkiye’yi hedef aldığında benzer bir hassasiyet göstermemişti. Türkiye topraklarına yönelik saldırılarda hayatını kaybeden askerler ve siviller için aynı refleks ortaya konulmamıştı. Bu tablo, bölgede yaşanan bazı gelişmelerin arkasında farklı hesapların olabileceğine dair ciddi şüpheler doğurmaktadır.

Washington Post, ABD’nin mühimmat stoklarının hızla azaldığını ve savunma sanayii şirketlerine üretimi artırma talimatı verildiğini haberleştirdi. İran’ın beklenenden daha dirençli bir performans sergilemesi ve Tel Aviv’in tarihinde görülmemiş ölçüde bir yıkımla karşılaşması da savaşın öngörülemeyen sonuçları arasında yer alıyor.

Bu süreçte İran’da yaşanan liderlik değişimi de önemli bir dönüm noktası olarak kayda geçti. Müçteba Hamaney’in devrim rehberi olarak seçilmesi, sadece babadan oğula geçen bir siyasi miras olarak okunmamalı… Bu seçim aynı zamanda güçlü bir sembolik mesaj içeriyor: “Bir Hamaney öldü, ama yerine yeni bir Hamaney geldi.” Ailesinin önemli fertlerini kaybetmiş bir isim olarak Müçteba Hamaney’in bu savaşın başkomutanı konumuna gelmesi, İran’ın iç politik psikolojisi açısından anlaşılır bir gelişme olarak görülüyor.

Küresel güçlerin müdahaleci ve saldırgan politikaları, yaşadığımız krizlerin en büyük kaynağı olarak karşımızda duruyor. ABD yönetiminin ve İsrail hükümetinin uluslararası hukuku hiçe sayan, kimseden onay alma ihtiyacı duymayan ve dünyayı yeni krizlerin eşiğine sürükleyen bu yaklaşımı artık ciddi biçimde sorgulanmalıdır.

Dünya bu küresel saldırganlığa karşı sesini yükseltmek zorundadır. Eğer çocuklarımıza daha yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün ve adalet duygusunun hâkim olduğu bir uluslararası düzen kurmak istiyorsak; etnik ve mezhebi önyargıları bir kenara bırakmalı ve mazlumların yanında yer almalıyız.

Çünkü küresel güçlerin kontrolsüz saldırganlığı yalnızca Ortadoğu’yu değil, bütün insanlığın geleceğini tehdit eden bir karanlığı büyütmektedir.