Kürt Muhafazakârlığının Çöküşü: Tarihsel Bir Paradoksun Anatomisi

Kürtler artık muhafazakâr değil.

Bu cümle, bir ideolojik polemik değil; son yirmi yılın sosyolojik gerçekliğidir.

Kürtler bugün belirgin bir ikiliğin içinde yaşıyor.

Bir yanda tarihsel olarak muhafazakâr, din merkezli ve güçlü toplumsal bağlara sahip bir yapı; diğer yanda modern siyasette kendini ifade eden radikal seküler bir söylem.

Bu ikilik, basit bir ideolojik tercih farkı değildir.

Bu durum; kimlik bocalamasını, nesiller arası mesafeyi, kültürel süreksizliği ve giderek derinleşen siyasal temsil sorununu üretmektedir.

Çünkü Kürt muhafazakârlığı, modern anlamda bir ideoloji hiç olmadı.

O, yazılı bir doktrin değil; hayatta kalma refleksiyle oluşmuş tarihsel bir toplumsal organizasyondu.

Kürt Muhafazakârlığı Nasıl Bir Yapıydı?

Tarihsel Kürt toplumunda belirleyici elit, burjuvazi ya da modern bürokrasi değildi.

Toplumsal ağırlık; ulema, medrese âlimleri ve tarikat önderleri üzerindeydi.

Bu yapı üç ana figür etrafında şekillendi:

• Şeyh: Manevî ve ahlaki otorite

• Melle: Eğitim, hukuk ve kültürel aktarımın taşıyıcısı

• Seyyid: Dini soy üzerinden kurulan sembolik meşruiyet

Din bu toplumda yalnızca bireysel bir inanç alanı değildi.

Aynı zamanda hukukun, eğitimin, siyasetin ve sosyal düzenin referans çerçevesiydi.

Bu yüzden Kürt muhafazakârlığı, devlete yaslanan bir muhafazakârlık değil;

Otoritenin zayıf olduğu alanlarda toplumu ayakta tutan yerli bir düzendi.

Kürt muhafazakârlığının ikinci temel dayanağı aşiret ve akrabalık yapılarıydı.

Aşiret, çoğu zaman yanlış okunduğu gibi yalnızca “feodal bir kalıntı” değildi.

O, aynı zamanda:

•bir sosyal güvenlik ağı,

• ekonomik dayanışma zemini,

• siyasal hareketlenme kanalı,

• kültürel hafızanın taşıyıcısıydı.

Geniş aile yapısı da benzer biçimde, devletin ulaşamadığı alanlarda koruyucu ve düzenleyici bir rol üstleniyordu.

Bu nedenle muhafazakârlık Kürtler için ideolojik bir tutumdan ziyade, yaşamsal bir düzenleme biçimiydi.

Bu yapının üçüncü belirleyeni coğrafyaydı.

Dağlık ve parçalı coğrafya, merkezi otoritenin sınırlı olduğu alanlarda yerel kurumları güçlendirdi.

Otoritenin zayıf olduğu yerde:

• aşiret düzen sağlar,

• dinî otorite arabuluculuk yapar,

• aile sosyal güvence işlevi görür.

Modern Dönemde Ne Değişti?

Son yirmi–otuz yılda Kürt toplumu ciddi bir dönüşüm yaşadı.

Ancak bu dönüşüm, ne Batı’daki modernleşme deneyimine ne de Türkiye’nin şehirli sekülerleşmesine benziyor.

Burada yaşanan şey, doğal bir modernleşme süreci değil; tarihsel kurumların hızla etkisizleşmesiyle ortaya çıkan yapısal bir çözülmedir.

Bu çözülmenin merkezinde ise son kırk yılın ideolojik laboratuvarı yer alıyor.

Son kırk yıl boyunca Kürt siyasal alanının en etkili ideolojik üretim merkezi PKK oldu.

Sosyalist–komünal yaşam felsefesi ve Jin–Jiyan–Azadî söylemi, aileyi ve aşireti sistematik biçimde “gerici kurumlar” olarak kodladı.

Bu çerçevede kadına öğretilen şey çoğu zaman özgürlükten ziyade bağdan kopuş ideolojisi oldu.

Birey yüceltildi; aile, eş, çocuk ve akrabalık ilişkileri ikincil hatta sorunlu alanlar olarak sunuldu.

Bu yaklaşım, Kürt toplumunun tarihsel dayanışma mekanizmalarıyla ciddi bir gerilim üretti.

Ortaya çıkan sekülerleşme, yeni kurumlar inşa etmekten çok eski bağları çözmeye odaklandı.

1990’lardan itibaren yaşanan zorunlu göçler bu ideolojik kopuşu hızlandırdı.

Kırsal bağlamda anlamlı olan birçok ilişki, kentte karşılıksız kaldı.

Aşiret yerini apartman hayatına, akrabalık anonim ilişkilere, kolektif dayanışma bireysel hayatta kalma stratejilerine bıraktı.

Bu geçiş, yumuşak bir evrim değil; sert ve travmatik bir dönüşüm olarak yaşandı.

Bugün Kürt siyasal söyleminin en dikkat çekici yönü burada ortaya çıkıyor.

Tarihsel figürler sürekli anılıyor; şarkılarda Şeyh Said, metinlerde Kadı Muhammed, anlatılarda Barzani güçlü semboller olarak kullanılıyor.

Ancak aynı söylem:

• dinî referanslara mesafeli,

• medrese geleneğine soğuk,

• aile ve aşiret yapılarına kuşkulu.

Yani tarihsel hafıza sembolik olarak sahipleniliyor, ama o hafızayı mümkün kılan değerler normatif düzeyde dışlanıyor.

Bu durum, isimlerle kurulan ama içerikle bağını koparmış bir siyaset tarzı üretiyor.

Kürtler muhafazakârlığı kaybetmedi.

Kürt muhafazakârlığı tasfiye edildi.

En kritik nokta: Kürt muhafazakârlığı bir siyasi tercih değil; varoluş biçimiydi.

Dil, din, soy, aile, aşiret, coğrafya;

hepsi bir muhafaza (koruma) sistemi içinde örgütlenmişti.

Muhafazakârlık, Kürtlerde geleceği değil geçmişi koruma refleksi değil; toplumu ayakta tutma mekanizmasıydı.

Kürt muhafazakârlığı, modern ideoloji öncesi bir toplumsal devlet formuydu.

Bu yüzden bugün Kürt muhafazakârlığının çöküşü sadece ideolojik değil;

tarihsel bir sosyal düzenin dağılmasıdır.

Bir toplumun mitolojisi ile ideolojisi birbirine düşman olursa, o toplum sürekli kimlik krizi üretir.

Kürt gençliği bugün:

• Şeyh Said marşları söylüyor

• Ama şeyh kavramını gerici buluyor

• Barzani’yi ulusal lider sayıyor

• Ama aşireti feodalite olarak küçümsüyor

• Ahmedi Hani’yi ulusal filozof kabul ediyor

• Ama tasavvufî epistemolojiyi reddediyor

Bu, sadece politik bir çelişki değil; kültürel bir parçalanmadır.

Bir Hatırlatma Notu: Kürt tarihsel hafızasını şekillendiren isimlerin büyük bölümü, inançla siyaset arasındaki bağı koparmamış figürlerdir.

Bu isimleri yalnızca bir “direniş miti” olarak değil, nasıl bir dünya tasavvurunu temsil ettiklerini hatırlamak gerekir:

• Şeyh Said – Nakşibendi şeyhi; dinî otorite ile siyasal liderliği birleştiren figür

• Şeyh Ubeydullah Nehri – Modern Kürt siyasal hareketinin ilk öncü isimlerinden

• Şeyh Mahmud Berzenci – Şeyhlik makamı ile siyasal egemenlik iddiasını aynı potada eriten lider

• Kadı Muhammed – Medrese geleneğinden gelen, hukuk ve devlet fikrini birlikte düşünen kurucu aktör

• Mele Mustafa Barzani – Medrese kültürü içinde yetişmiş, aşiret aristokrasisini temsil eden siyasal lider

• Ahmedi Hani – Kürt düşüncesinin metafizik ve tasavvufî temelini atan mütefekkir

• Fakîyê Teyran ve Melayê Cizîrî – Kürt tasavvufî edebiyatının ve dinî estetiğinin kurucu isimleri

Bu isimlerin ortak paydası şudur:

Kürt kimliğini inançtan, ahlaktan ve toplumsal bağlardan bağımsız düşünmemişlerdir.