Lâhikalar Nur reçetelerinin önemini de hatırlatıyor

Kaç gündür Barla Lâhikası’nı okuyorum. Yine aynı yerleri birkaç kez devrederek derin düşüncelere daldım. Belki çok söylenen bir sözü tekrarlamış olacağım ama sanki bu hakikatleri ilk defa okuyor gibiydim. Neticede şu kanaat bende iyice hâsıl oldu: Gerçekten bizler Risale-i Nur’u okurken neyi okuduğumuzun tam olarak farkında değiliz. Kader, haşir ve cüz-i irade gibi muazzam ve derin meseleler öyle büyük bir suhuletle, kolaylıkla halledilmiş ki... Diğer bütün imani meseleler de keza öyle.

Bu durum akla ister istemez Üstad’ın da sıklıkla vurguladığı "inayet-i ilahiyeyi" getiriyor. Yani Risale-i Nurların ortaya çıkmasında ve yazılmasında Allah’ın büyük bir yardımı var. Bu muazzam eserler, Kur’an ve iman davasındaki zaferinden ve sergilediği harika icraatından Rabbimizin hoşnut kaldığını açıkça gösteriyor. Çünkü öyle ağır şartlar altında yazılmışlar ki...

Dahası, bu eserlerin telifinden önce Bediüzzaman, adeta o eserleri yazmak için özel olarak hazırlanmış. Teşbihte hata olmasın, Bediüzzaman ilahi bir üniversiteden geçirilmiş, hususi bir eğitim gördürülmüş ve öyle terhis edilmiş. Anadolu’nun ücra bir köşesinde, sarp kayalıkların arasında bir çocuğun, bir gencin fizik, kimya, biyoloji gibi müspet ilimlere; onların yanında da kelam ve diğer İslami ilimlere kendi iradesinin dışında, fıtri bir merak duyması başka nasıl açıklanabilir? Yıldızlardan zerrelere, insan vücudundan kainatın sırlarına kadar her şeyi araştırması... Sanki istikbalde yazacağı Risale-i Nurlar için Allah ona gaybi bir üniversite eğitimi aldırttı; onun merakını ve öğrenme azmini mübarek bir çekirdek yaptı.

Sonra o çekirdeği hücreler, hapishaneler, zulümler, baskılar, tarassutlar, sürgünler ve zehirler toprağının altına koydu. İşte o çileli topraktan Risale-i Nur Külliyatı fışkırdı.

Öfkeden Tevekküle Uzanan Yol

Daha önceleri Üstad’ın yaşamış olduğu zulümleri okuduğum zamanlar bazen kendimi tutamaz, kalkıp salonda öfkeyle birkaç tur atardım; yumruklarımı sıkardım. Bugün dönüp baktığımda içimdeki o öfkenin hafiflemiş olduğunu görüyorum. Neden bilir misiniz?

Çünkü anladım ki Üstad’ın yaşadığı o zulümler, işkenceler ve dönemin en dehşet verici azaplarına muhatap olması; çocukluğundaki o muazzam öğrenme azmi ve dönemin en meşhur eserlerini hıfzına alması tesadüf değildi. Kader-i ilahi onu istikbaldeki büyük vazifeye hazırlıyordu. Dönemin dinsizlik akımlarına karşı, imanın bütün şartlarını muhteşem delillerle ve ikna edici bir dille ortaya koydurdu; böylece milyonların imanının kurtuluşuna vesile oldu. İşte bunu hakkıyla düşününce, o dönem yaşatılan zulümlere duyduğum nefret ve öfke yerini bir sükûnete bıraktı.

Sadece Üstad’ın hayatında değil, hemen hemen her insanın yaşamış olduğu acılarda, sıkıntılarda ve hüzünlerde mutlaka kaderin bir payı, Allah’ın bir muradı vardır. İnsan o acılarla adeta bir hamur gibi yoğrulur ve ondan muazzam neticeler elde edilir. Hani o hamur ne kadar çok yoğrulursa ondan çıkan ekmek, çörek, börek veya gevrek o kadar lezzetli olur ya; insanın hamuru da acılarla ve sıkıntılarla yoğruldukça olgunlaşır, güzelleşir.

Elbette istisnalar vardır. Çektiği acılara rağmen hayattan hiçbir ders almamış, kendisi zulüm gördüğü halde başkalarına acı yaşatan insanlar da eksik olmaz. Fakat basiret ve vicdan sahipleri, çektikleri sıkıntılardan ders çıkarırlar; olgunlaşarak hayata renk katarlar ve etraflarındaki insanlara rehberlik ederler. Herkesin daraldığı, sıkıldığı, karar veremediği ya da çaresiz kaldığı bir anda; o acıyı ve kederi daha önce tatmış bir insanın ortaya koyacağı tek bir teşhis ve tespit, oradakiler için cankurtaran bir yol haritasına dönüşür.

Mülk Allah’ındır

Demek ki bizler yaşadığımız sıkıntılardan ve acılardan ötürü hiçbir zaman hayata küsmeyeceğiz, başımıza gelenleri insanların başına kalkmayacağız. "Demek ki benim hamurum bu darbelerle yoğrulmayı istiyordu ki benden güzel neticeler ortaya çıksın" deyip halimize şükretmeliyiz. Hiç kimseyi yargılamamalı ve suçlamamalıyız.

Çünkü mülk Allah’ındır. Allah dilediği şekilde bizi evirir, çevirir. Bunun da yegâne sebebi, bizim iyi birer insan olabilmemiz, iyi bir mükâfata kavuşmamızdır. O mükâfatların içinde ise en güzeli, en muhteşemi şüphesiz Allah’ın cemaliyle müşerref olmaktır. Demek oluyor ki acılarımız ve yaşadığımız bütün sıkıntılar, aslında bizim için birer manevi sermayedir. Yeter ki onu doğru değerlendirelim.

İşte Bediüzzaman’ın hayatı ortada... Yaşadığı zulümler ve işkenceler ona öyle bir ham madde oldu, onun duygu ve şuur dünyasına (teşbihte hata olmasın) öyle güçlendirici birer manevi vitamin verdi ki, neticede Risale-i Nurlar ortaya çıktı. Milyonların imanını kurtaran bu eserlerin ne büyük bir reçete olduğu ve Allah’ın inayetine mazhar kaldığı çok açık.

Her şeye rağmen, o ağır baskı ve zulümlere rağmen bu eserler tamamlandıysa, burada mutlak bir ilahi yardım vardır. Demek ki Allah insanların gönüllerini bu hakikatlere sevk etti. O samimi insanlar da ellerini, parmaklarını birer ofset makinesi yaparak yüz binlerce eseri satır satır çoğalttılar, muhtaç olanlara ulaştırdılar. Evet, bu eserlerde Allah’ın büyük bir inayeti var ve Rabbimizin bu hizmetten hoşnut olduğu net bir şekilde görünüyor. Bu eserlere gönül verenleri de yalnız bırakmadı, onlara sarsılmaz bir iman bahşetti.

Yeter ki bizler bu reçetelerin kıymetini bilelim. En zor şartlarda yazılmış bu eserlere bir şükür borcu ve ücret olarak; birbirimizle samimi kardeş olalım, ihlasla kuvvetimizi temin edelim ve istikametten asla ayrılmayalım.