Leylaları tükettik mecnun terketti bizi

Bölündü artık herşey

Bölündü düşünceler

Dostluklar da bölündü

Bölündü düşmanlıklar

İnsanlık da bölündü

Diyemiyorum artık

Kimim ve neyim

Bölündü ve darmadağın oldu

Ruhum ve bedenim

Yarım kalmış sözlerin

Harcanan vakitlerin

Biten sevgilerin

Acısıyla

Yanıyor yüreğim

Şimdi kavgaların

Şimdi kaygıların

Şimdi terkedilmişliklerin ortasında

Bibaşıma

Hem avare

Hem deliyim

Zamanın kalkanına çarpan

Ne varsa

Çözülüyor bir bir

Ve ne varsa

Tükenip yokoluyor

Güzele

Güzelliğe dair...

Kuşlar eskisi gibi ötmüyor sanki

Eskisi gibi

Tıpkı eskiden olduğu gibi

Kanatlanıp uçamıyorlar

Sonsuzluğa...

Rüzgâr o rüzgâr değil sanki

Eskisi gibi

Tıpkı eskiden olduğu gibi

Sevgiyle okşamıyor yürekleri

Ve soğutmuyor

Sevgiden yanan yürekleri

Getirmiyor ötelerden

Sevdaların... aşkların

Vefalı dostlukların

İksirli nefesini...

Ne kadar ah etsek

Azdır şimdi ne kadar üzülsek

Kendimizin kendimize ettiğine

Kaybettiklerimize bakıp bakıp

İç geçirdiğimiz halde

Hep aynıyız

Dün olduğu gibi bugün de

Leylaları tükettik

Mecnun terketti bizi

Ne çare

İsmail Bingöl

Yukarıdaki şiirde de anlatıldığı gibi; aşkın daha bunun gibi nice adı, nice sanı, nice sembolü, nice rumuzu vardır. Söylendiğinde; aşk uğruna delinen dağları, geçit vermez kayaları, deli deli akıp giden çayları, ırmakları, kardan kapanmış yolları, uzak zamanları akla getirir. Âşıkları bazı Kerem, bazı Ferhat, bazı Kamber, bazı Mecnun; maşukları bazı Aslı, bazı Şirin, bazı Arzu ve bazı Leyla olan…

Ancak bunların içinde herhalde en meşhuru, en çok tanınanı ve hakkında en çok konuşulup, yazılanı, dilden dile, gönülden gönüle ve mekândan mekâna aktarılanı Leyla ile Mecnun olsa gerek. Nerede aşk çilesi çeken birinin adı geçse; “Mecnun gibi derler, bir aşk divânesi, gözü sevdiğinden başkasını görmüyor, adeta kendinden geçmiş, gece gündüz dilinde o, yani Leylâ’sı, yani sevdiği… Aklı, fikri, zikri hep onunla meşgul.” Ya da diğeri… Sevilen… Leylâ diye nitelenen… Leylâ’ya benzetilen… Onun da hâli hâl değildir ve yaşadıkları, çektikleri, görüp geçirdikleri Mecnun’dan geri değildir.

Gördüğü odur, bildiği odur, seyrettiği odur. Bir pervane gibi zamanın etrafında dönüp dönüp durduğu hep onunla ilgili, hep onun içindir. Yandıkça yanması bundandır ve ağladıkça ağlaması yine bundan… Hüzün bir perde gibi çökmüştür yüzüne ve her bakanın, yüzünde Mecnun’u göreceği hissiyle, daha bir dikkatli, daha bir kendindedir. Mecnun gibi kendini bırakamaz ve onun gibi aşkını, derdini, inleyişini, bekleyişini âyan edemez. Yoktur böyle bir hakkı ve kimseler de onu haklı görmez, göremez. Yani Leylâ’nın, yani sevilenin, yani aşkıyla çöllere düşülenin durumu Mecnun’dan daha zorlu, daha acı, daha dayanılmaz, daha anlatılmazdır. Hakikatlerin hakikati olan aşk hakikatini olabildiğince gizlemek, kendini ve onu dile düşürmemek, en büyük görevidir. Bu ise; yüceltir Leylâ olanı, Leylâ’nın rolüne talip olanı, “Leylâ Leylâ denilerek” ardından gözyaşı döküleni, söz tufanından en etkili olanların seçilip ardından seslenileni…

İşte böyle bir aşkın pervanesidir Leylâ… Çünkü erbabınca nimet sayılan aşkın kanadı değmiştir ve bir can içre can taşımanın ne demek olduğunun farkına varmıştır. Onu bilmiştir, kendini bilmiştir, başkalarını bilmiştir ve en doğrusu; “Aşk derdiyle hoşem “ demenin büyük sırrına ermiştir. Tabipten derman istemenin, aşk yardımıyla vakıf olduğu bu sırrı azaltacağı düşüncesiyle, kimseden derman istememe kararlılığındadır. Ve bu sır öyle büyük, öyle yüce ve öyle anlamlı bir sırdır ki; şair Sezai Karakoç’un mısralarıyla:

Her gün doğan güneş onun izinde sanki
Bin yıl doğsa yine ona yetişemez ki
Atlarınızın kulağında onun sesi
Onun aydınlığında varolan perilerin sesi
Hep Leylaya doğru giderler ama
Leylaya bir türlü varamazlar ki
(…)

Çöller ovalar dağların tepelerine ulaşamaz ki
Leyla nerede sanki
Her gece çadırımızın tam ortasında belki
Siz onu sonsuz ufuklarda aramakla bulamazsınız ki...

Görüntü görüntüyü, ses sesi yer
Aşk dedikleri işte böyle bir yer
Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey
Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey
Leylayı aklından çıkarmayı her isteyişte
Suçtan ve günahtan beter ve öte
Bir boşluğa yuvarlanıyordu Mecnun
Sanki ayda donuyor güneşte yanıyordu Mecnun
(…)
Düşünüyordu Mecnun nasıl bir kervanım ben
Arıları cennet ufkunda kaybolmuş bir kovanım ben
(…)

En güneşli günde ayrılır yollar
Aşk çiceğini olgunlaşmadan yiyen bin kurt var
Her kapıyı ölüm kapar ölüm açar
Olmasa basubadelmevt bereketi
Umutlanacak ne var

Üstat Sezai Karakoç’un “Leyla İle Mecnun” şiirinde geçen “Aşk çiçeğini olgunlaşmadan yiyen bin kurt var” sözünün bizlere anlatmak istediği konuda ne çok şey söylenebilir.

Kalbimizi yaralayan ve ruhumuzun endazesini bozan o kadar görüntü, o kadar söz ve o kadar olay var ki etrafımızda… Şairin; Yorul kalbim yorul / Aşk yaşamanın öbür adıdır” diyerek, belki en çok aşkla yormamız gereken kalbimizi, akla hayale gelmeyen o kadar gereksiz ve anlamsız uğraşlarla yoruyoruz ki; aşka ayıracak vakti kalmıyor.

Oysa bütün bir âlemi dolduran, ama göremediğimiz, başka cisimlerin, başka durumların etkisi altında kalıp, seçemediğimizdir aşk… Nice engel arasında sıkışıp kalmışlığımızla, bazıları gerçek olsa da, bazılarını bizim büyüttüğümüz telaşlarımızla uğraşırken; hayatla, hayatımızla birlikte akıp giden ve tutamadığımız, ardından sadece bakakaldığımızdır aşk… Gönül şevkimizi kıran, bizi bizden alıp uzaklara savuran ve bizi kendimizden geçiren nice hoyratlıklara, nice aymazlıklara karşı elimizde kalan tek dayanağımız, tek savunmamız, tek direnişimizdir aşk… Çünkü kaynağı ilahidir ve ilahi olanın gücüdür insanoğluna bunu yaşatan, bunu anlatan, bunu duyuran…

Tabiidir ki aşk hakkında farklı düşünenler, olumsuzluklarını ön plana çıkararak, ondan uzak durmamız gerektiğini söyleyenler de vardır. Hatta bunlardan bazıları aşkı hastalık olarak bile tanımlayabilirler. Belki geçmişteki ve günümüzdeki bazı hekimlere göre de bu böyledir. Ancak bu durum, aşkın gerçek manada anlaşılması, bilinmesi, yorumlanması için gösterilen gayretin azlığından ya da eksikliğinden kaynaklanır. Maddi olsun, manevi olsun; her güzel ve değerli şeyi elde etmek için çalışmak, sabretmek ve sonucuna katlanmak lâzım geldiği gibi, değeri hiçbir şeyle mukayese kabul etmez olan aşk için de bunları yapmak gereklidir.

Çabuk elde edilenlerin çabuk kaybedilmesi gibi, büyük bağlanışlar da büyük zorluklar neticesinde kendini gösterir, devam eder, unutulmaz ve isimleri sonsuza dek yaşar. Onun için de aşk mevzuuna ve aşkın kendisine olumsuz yaklaşanlara aldırmamalıdır. Zira; Adorno’nun dediği gibi; “Sadece sevgiye tutunacak gücü olan yaşar… Varolanın hakkını verebilen de sadece karasevdadır”.

Yine yazar-hikâyeci Sait Faik Abasıyanık; “Her şey bir şeyi sevmekle başlar” şeklinde özetlerken, hiçbir şeyi sevemeyenin durumunun nasıl olacağına da dikkat çekmiş oluyor böylece… Ya büyük Alman düşünürü Goethe… Onun şu sözü ise; nerdeyse söyleyecek söz bırakmıyor bizlere: “Âşık olmadıktan sonra, kalbimiz ne işe yarar ki?